KURAN'DA ARA

10 Şubat 2011 Perşembe

Ziyaret etmeden gezmek

Çölün kuruluğuna inat, şehir kımıl kımıl. Caddelerin, sokakların arasında gösterişsiz beliren hayat, bir tek içtenliğine davet ediyor insanı. İnsanlar da hayatın çağrısına kulak verip aynı samimiyetle karşılık veriyorlar. Nefes nefese, canlı ve akıcı yaşanıyor hayat Şam'da.

Roma'da caddeleri, sokakları, müzeleri, kiliseleri, katedralleri, kaleleri istila etmiş soğuk ve riyakâr heykellerin yerine burada nurani bir hayat hüküm sürüyor. Roma'da insanların çoğu "geziyordu". Gözler oraya buraya, tarihî eserlere yalnızca "bakınıyordu". Ellerindeki kitaplardan veya rehberlerden edindikleri birkaç bilgiyi gezilerine katık edip tatmin hissini duymaya çalışarak. Turistlerle şehir arasında bir kopukluk vardı. Bir bağlantısızlık, intisapsızlık. Bakınmayla kalan, şehre katılmayan bir yığıntı gibiydi milyonlarca turist. Vatikan'ın kalbindeki San Pedro Katedrali'nin ziyaretçisinden binlerce kat fazla gezgini olması çıkmamıştı aklımdan.

Rehberimizin, "Hz. Zeyneb Camii'ni ziyaret edeceğiz." sözleriyle Roma'nın sokaklarından sıyrılıyorum. Bu kaçıncı kullanışı "ziyaret" kelimesini. Hoş, zarif ve derinlikli bir kelime olarak bilincimin merkezine yerleşiyor tüm Suriye seyahati boyunca.

İrkiliyorum. Beni sürekli şaşırtıyor rehberimiz: "Burada dört buçuk kiloluk som altın kullanılarak yapılmış kubbeyi, İran Tebriz bölgesinde özel olarak imal edilmiş çinileri ve özel tasarım kristalleri göreceğiz." sözleri modern hayatta seyahatin değiştirilmeye çalışılan anlamını ima ediyor adeta. Yok, hayır, kendisine kızmıyorum. Alelacele kırk kişilik yolcu grubuna rehberlik etmeye çalışıyor. On beş dakikamız var. Kim nasıl isterse öyle değerlendirecek bu vakti.

O andan itibaren fotoğraf çekmeye ara veriyorum. Fotoğraf çekmenin ziyareti böldüğünü fark ediyorum çünkü. Bir eve ziyarete elinizle fotoğraf makinesiyle gidip, sürekli evin resimlerini çekmeye benziyor bu.

Şam'da neden bulunuyorum ki? Salt gezmek mi, yoksa varlığımıza anlam katmış insanlarla selamlaşmak için mi? "Selamlaşmak için seyahat etmek" cümlesini zihnimin bir kenarına not edip camiye giriyorum. "Ziyaretimi" yapıp, ruhumu Hz. Zeyneb Camii'ni, bilmem kaç kilo altından yapılmış kubbesiyle önemli olmaktan kurtarmak istiyorum. Hz. Hüseyin ile Hz. Hasan'ın biricik kardeşi, Kâinatın En Değerli Varlığı'nın torunu olmasıyla bir irtibat, alaka, bağlılık kurmalıyım. Suriye gezisi hikmetini buluyor, kalbim Hz. Âdem'den beri var olan bir "silsile-i nurani"yle bağlılık kurmanın huzuruna eriyor.

Otobüse döndüğümde rehberimiz telaşlı. Bir kişi eksik. Otobüsümüzün "Altın Kızları"ndan Zerrin Hanım yok (diğer ikisi Neriman ve Özden Hanımefendiler). Tek tük homurtular yükseliyor.

Bir gün önce de Selahaddin Eyyubi'nin kabrini ziyaret ederken canım sıkılmıştı. Kimi insanların "Aaa sadece bir kabirmiş, görülecek bir şeyi yokmuş!" şeklindeki ifadeleri içime hüzün salmıştı. Gezerek ziyaret etmek yerine salt turistlere dönüşüvermeyi düşünürken, o çıkageliyor.

Yetmişli yaşları geride bırakmış (önüne katmış mı demeliyim) Zerrin Hanımefendi yavaş adımlarla gelip koltuğuna oturuyor. Sağdan soldan gelen serzenişlere aldırmıyor. "Kusura bakmayın sizi beklettim, ama Hz. Zeynep Camii'nde güzel bir yer buldum kalabalığın içinde, Yasin'imi okudum, birkaç da dua okudum, geldim." deyiveriyor.

Sonra da ekliyor: "Ben buraya ibadet etmeye geldim zaten!"

Buradan kendisini en kalbi selamla selamlıyorum.

Hiç yorum yok: