KURAN'DA ARA

14 Şubat 2011 Pazartesi

İTİRAFLAR İFTİRALARDAN HAYIRLIDIR!.

Malum, İslam, imparatorluk saraylarında, Bizans ve İran’ın ilim, irfan, felsefe ve sanat merkezi haline gelmiş “medeni” şehirlerinde değil, çölün ortasında zuhur etti. Dünya iki süper gücün (Bizans ve İran) amansız mücadelesine tanıklık ediyordu, deyim yerindeyse filler tepinirken karıncaların ezildiği bir zaman dilimiydi. İnsani değerlerin yitirildiği, manevi-ahlaki değerler manzumesinin insan hayatından bütünüyle çekildiği, köleciliğin, mülkiyet-perestliğin, çokluk yarışının (tekasür), fuhşun ayyuka çıktığı, orman kanununun genel-geçer kabul gördüğü, dolayısıyla akıl ve vicdan sahibi bir avuç insanın bütün ümitlerini kaybetmek üzere olduğu bir sırada Yaratıcı Kudret tekrar devreye girdi ve Abdullah`ın yetimi Hira`da derin düşünceler içerisinde uykuya dalmışken ürpertici bir ses duydu: "Oku! Yaratan Rabbinin adıyla…” (96/1-5).

Bundan sonrası oldukça ilginç. Tarihin son “devrimci çoban”ı, Kureyş’in karşısına çıktı ve üç yüz altmış putun tümüne birden “Lâ” dedi. Değişmeyen yasa (sünnetullah) gereği kendisine “el-Emin” diyenler tarafından yalanlandı, bir ömür birlikte yaşadığı insanlardan düşmanlık gördü, yurdundan sürüldü. Medine’de kurduğu Selam Yurdu’nda on yıl boyunca insanlar arasında adaletle hükmetti, eşit şekilde bölüştürdü. Öldüğünde ne parası-pulu ne de malı-mülkü vardı. Ardında taş, tahta, deri ve kemik parçaları üzerine yazılmış bir kitap ve hafızalara kazınmış canlı bir örneklik bıraktı sadece. Onun bıraktığı yerden devam eden ilk nesil Müslümanlar, on yıllarla ifade edilebilecek kısa bir süre içinde doğuda İndüs Nehri’nden batıda Atlantik Okyanusu’na kadar milyonlarca insanı İslam’a kazandırdılar. Çölün çobanları, Fars İmparatorluğu’na son verirken Bizans’ı da küçük bir alana hapsettiler. “Oku” ile başlayan ve “Fetih” ile noktalanan bir süreçti bu.

Devrimler ve medeniyetler de tıpkı diğer canlılar gibidir; doğar, büyür ve ölürler. Nitekim kitaba mirasçı olanlar, süreç içerisinde araçları amaç haline getirdiler, yozlaştılar ve dünyevileştiler. İnsani değerlerin ikamesi, kölelerin özgürlüğü, insanlığın birliği, adaletin tesisi için savaşan seleflerinin aksine aynı kitabı kullanarak yeni saraylar inşa ettiler, gelişmiş sömürü düzenleri kurdular. Mazlumların çocukları zalimlere dönüşüverdiler. Diğerleriyle kendi arasında farklılık oluşturmamış, üç gece arka arkaya buğday ekmeğiyle karnı doymamış (Müslim, Kitabu’z-Zühd ve’r-Rikak, 2970), üstelik meteliksiz ölmüş bir peygamberin ümmeti, zalim de olsa otoriteye itaati, siyasi cinayetleri (siyaseten katl), kölelik fıkhını ve sınıf çelişkisini “gelenek” haline getirdi. Hulâsa, tarihin bu en büyük adalet, eşitlik ve özgürlük mirasını, bozuk para gibi harcaya harcaya bugünlere geldik.

İşler mecrasından çıkmaya, taşlar yerinden oynamaya görsün, bir daha yerine oturtamazsınız. Nitekim Müslümanlar, peygamberlerinin öngörüsünü doğruladılar; kendilerinden önceki ümmetlerin yoluna arşını arşınına, karışı karışına uydular (Müslim) ve yetmiş üç fırkaya -ki, çokluktan kinayedir- ayrıldılar (Tirmizi, İbn-i Mace, Ebu Davud). Şimdilerde herkes kendi yanındakiyle ferahlıyor. Tipik kendini kandırma, at gözlüğü takma, yalana müracaat, sabit tarihi gerçeklerin üzerini örtme ve vicdandan kaçış halleri.

İtiraflar iftiralardan hayırlıdır! Kim ne söylerse söylesin, doğru ile yanlışın sağlaması yaşananlardan başkası değil. “Onlar kendi aralarında işlerini parçaladılar…” (23/53). Anlam oldukça geniş; ancak kısaca ifade edecek olursak: Kimi servet ve riyaset bataklığına sürüklendi, kimi şehvet ve şöhretinin esiri oldu. Devlet kurma hayallerinin peşine düşenler, sistemi içeriden dönüştürme sevdasına kapılanlar, meseleyi Filistin ve başörtüsü sorununa indirgeyenler, her şeyi mal-mülkle ilişkilendirenler… Paramparça, bölük pörçük, yarım yamalak…

Emr, “iş, durum, güç, irade” demektir ve bu genel ifade fiillerin ve sözlerin tümünü içine alır (Rağıp; el-Müfredat, E-m-r md). Ayeti tekrar okuyalım: "Onlar kendi aralarında “emr”lerini/işlerini, durumlarını, güçlerini, iradelerini, gündemlerini, söylemlerini parçaladılar. Her hizip kendi yanındakiyle ferahlamaktadır" (23/53). Hiç şüphesiz bu kınama, diğer ümmetlerin yanı sıra İslam`ın bugüne kadar uzanan tüm takipçilerini de içine alıyor ve çağımızda İslam Dünyası’nın kendi arasında içine düştüğü uyuşmazlığa işaret ediyor. Herkesin kendi kafasına göre sorun tespit ettiği, gündem belirlediği, söylem geliştirdiği ve tedrici metottan uzak pratikler ürettiği bir kargaşa ortamı...

Daha önce de ifade etmiştim, herkes kendini olumlu karelerin içine yerleştirmenin peşinde. Oysa yasa gayet açık: İhtilaf tefrikayı, tefrika da zilleti doğurur. Yani temel sapma ihtilafla başlıyor. Peki, ihtilafın temelinde yatan şey ne? Kur’an bunu şu şekilde ifade ediyor: "Kendilerine ilim geldikten sonra aralarındaki azgınlık ve ihtirastan dolayı ihtilafa düştüler. Muhakkak ki, Rabbin ihtilafa düştükleri şey hakkında kıyamet günü aralarında hüküm verecektir" (45/17). Demek oluyor ki, kim ne derse desin herkes o veya bu nedenle, şu veya bu şekilde işi kendine yontmak ve parsayı toplamak istiyor.

Bir noktanın altını önemle çizmekte yarar var. Bugün bizim konuştuklarımız, yazdıklarımız, çizdiklerimiz, taş çatlasa üç-beş bin kişinin kendi arasında dönüp dolaşan mevzulardan ibaret. Acı ama gerçek! Yaşadığımız toplum, moderniteyi dayatan, laikçi, çok-tanrılı, kapitalist sistemin kuşatması altında bizim ne dediğimizden, neye iman edip neyi inkâr ettiğimizden dahi genel anlamda habersiz bulunuyor. Dolayısıyla bize bir kuşatıcı bir ses lazım. Bütün sorunların çözümünü bünyesinde barındıran, insanlığın sorunlarını büyük bir daire içinde toplayan, bir başka ifadeyle kendi içinde tevhid eden, bir soruna eğilirken diğerine bigâne kalmayan güçlü bir ses. Biz bu sesi, İbrahim’in ve ona tabi olanların örnekliğinde buluyoruz: "Gerçekten İbrahim`de ve ona uyanlarda sizin için güzel bir örnek vardır. Onlar kendi toplumlarına şöyle seslenmişlerdi: Kesinlikle biz sizden de Allah`tan başka bütün o taptıklarınızdan da uzağız. Sizin inandığınız her şeyi inkâr ediyoruz. Sizinle bizim aramızda, Tek Allah`a inanacağınız zamana kadar sürecek bir düşmanlık ve nefret vardır!” (60/4).

Ali Şeriati’nin ifadesiyle tarihin bu en yaşlı put kırıcısı (İbrahim), ona tabi olanlarla birlikte tek kelime söylemişti: ALLAH! Bütün sorunların çözümü; ahlaksızlığın, köleliğin, sömürünün, zor ve baskının, açlığın, yoksulluğun, sefaletin, işsizliğin, aşsızlığın, eşsizliğin yegâne panzehiri: ALLAH! Kanaatimce bu söylemin peygamberin hayatındaki karşılığı Kâbe yürüyüşü, dolayısıyla Kâfirun Suresi’dir. Nitekim Kur’an’a baktığımızda tüm peygamberlerin şehirlerin ana merkezlerinde Tevhid`i ilan ve Allah`a çağrı noktasında açık bir deklarasyon ve davette bulunduklarını, ahlaksızlık, sömürü, kölelik, baskı-dayatma, sahiplenme, mülkiyet-perestlik, ölçü ve tartıda yolsuzluk gibi toplum içerisindeki her türlü yozlaşmayı yine Tevhid ekseninde gündeme getirdiklerini görüyoruz (bkz. Hz. Nuh, 7/59-64; Hz. Hud, 7/65-72; Hz. Salih, 7/73-79; Hz. Lut, 26/160-175; Hz. Şuayb, 7/85-93; Hz. İbrahim, 37/83-99; Hz. Musa ve Hz. Harun, 20/43-56; Hz. İsa, 3/52-54; Ashab-ı Kehf, 18/14-16; Karye Ashabı, 36/13-30).

Hiç kimse kusura bakmasın, Müslümanların ilahı birdir, O’nun adı da ALLAH’tır. Bu coğrafyanın insanı böyle bilir, böyle inanır, böyle düşünür, böyle yaşar, hepsinden de önemlisi böyle isyan eder. Bu toprakların moral motivasyonu budur. Ya ALLAH diyeceksiniz ya da kendinize başka pazar arayacaksınız. Ne demek istediğimi anlamakta zorlanan varsa, Tahrir Meydanı’nda tazyikli suyun önüne geçip tekbir alan ve namaza duran adama baksın.

Bu noktada Karye Ashabı’nı da gündeme getirmekte yarar var. Ya-Sin Suresi 13-30. ayetlerde anlatılan kıssa, gerçek anlamda nitelikli üç kişinin toplumun gündemini nasıl değiştirdiğini anlatıyor. Bu bakımdan kıssa, niteliğin nicelik karşısındaki gücünü göstermesi bakımından tam anlamıyla ibret verici. Bir yerleşim merkezinde üç kişi tüm toplumun gündemini değiştiriyor; tartışmalar, bağıranlar çağıranlar, ölenler, kalanlar... İşte bu, tek kelimelik kuşatıcı söylemin toplumda meydana getirdiği dalgalanmadır ve koca toplumda buna sebebiyet veren topu topu üç kişidir; nitelikli üç kişi. Hal böyle iken vatandaş hariçten gazel okuyor. Oturduğu yerden Tunus’u, Mısır’ı değerlendiriyor. Üstelik bunu yaparken ayetler arasında geziniyor, ince akıl oyunlarıyla “hokus-pokus” yaparak meseleyi getirip kendi parsellediği soruna dayandırıyor. Deyim yerindeyse sloganik cümleler kurarak sihirbazlık mesleği icra ediyor.

Bu bakımdan Ya-Sin Suresi’nde sözü edilen yerleşim merkezine gönderilen elçiler, şehrin öbür ucundan koşarak gelen adam, Ashab-ı Uhdud, Ashab-ı Kehf ve Firavun`un sihirbazları gibi Kur`an`da anlatılan olumlu örnekler, Ebu Zer, Ammar b. Yasir, Bilal ve Habbab b. Eret gibi kendilerinden sıkça söz ettiğimiz -ki, saydığım isimlerin hepsi de mustaz’aftılar- örnek sahabeler, bugün çenebazların sohbet malzemesi olmuş, dolayısıyla birer örneklik olmaktan çıkarak “efsanevi” şahsiyetler haline gelmiş bulunuyorlar. Oysa bunların hepsi insanlık bilincine sahip, fiilen anlam arayışı içerisinde olan, inandıkları değerler uğruna işkencelerden geçmiş, bir başka ifadeyle bedel ödemiş kimselerdi. Şehrin öbür ucundan koşarak gelen adamı şehadete götüren, Ashab`ı Uhdud`u ateş çukurlarına attıran, Ashab`ı Kehf`i dağlara çıkaran, Firavun`un sihirbazlarını idam karşılığında korkusuzca imana sürükleyen, Bilal`i kızgın kumlara yatıran, Ebu Zer`i Rebeze`ye sürdüren sahip oldukları bu bilinç ve anlam arayışından başkası değildi.

Bugüne gelelim. Ne yazık ki, “Günümüz Müslümanı” kendini değiştirme çabasından, insani bir bilinçten, fiili bir anlam arayışından, dolayısıyla uğruna öleceği değerlerden yoksun bulunuyor. Eğer aksi olsaydı bu düşünceler onu Safa Tepesi’nden önce Hira’ya götürürdü. “Hira” ifadesiyle burada sufice kendi içimize dönmeyi kast etmiyorum; zira Hira, salt bir biçimde içe dönüşün yaşandığı bir mekân değil, peygamberin dünyaya, tarihe, topluma ve olaylara tepeden bir bütün olarak baktığı, bunun yanında düşüncelerini arındırdığı ve kendini yeniden anlamlandırdığı yerdir.

İlginçtir, Musa Sina’da, İsa Zeytin Dağı’nda, Muhammed ise Hira’da vahye muhatap oldu. Anlam arayışları onları yalnızlığa itti. Vitrinde değil, gözlerden ırak dağ başlarında aydınlandılar. Tamamen arındıkları yer ve zamanda Yaratıcı Kudret onların kalplerinde tecelli etti. Bir çoban, bir marangoz ve bir kervan refakatçisi (aslında üçü de çoban)… Biri Firavun’un Sarayı’na, diğeri Süleyman Mabedi’ne, öbürü ise Daru’n-Nedve’ye koştu. Deyim yerindeyse tarihi çobanlar yazdı, âlimlere, filozoflara, entelektüellere, tarihçilere, şairlere ve sanatkârlara da “yorum yapmak” düştü. Bu işin yasası böyle: Yapan yapar, yapamayan yorumcu olur!

Nefsini, dolayısıyla zihnini ve düşüncelerini arındıran, varlığı, eşyayı, insanı, tarihi ve toplumu doğru anlamlandıran, ALLAH diyen kurtuldu; nefsini kirletip karanlığa gömen, servet, riyaset, şehvet ve şöhret bataklığına saplanan, cehalet içerisinde hemen her meseleye kör bakan, varlığın, eşyanın, insanın, tarihin ve toplumun derinliklerine nüfuz edemeyen hüsrana uğradı.

Bu bağlamda peygamberin mücadelesi iki ayrı hicretin neticesinde başarıya ulaşmıştır. Bir başka ifadeyle onun başarısı iki hicretin ürünüdür. Meselenin doğru anlaşılabilmesi için öncelikle hicret kavramı üzerinde durmakta yarar var. Malum, diğer tüm kavramlar gibi hicret kavramına da çeşitli anlamlar yüklenmiştir. Birincisi, Müslümanların tehlikeli bir yerden güvenli bir yere göç etmeleridir (örn. Habeşistan hicreti). İkincisi, cahiliyenin hüküm sürdüğü bir yerden İslam’ın esaslarına göre yaşamanın mümkün olduğu bir başka yere göç etmektir (Medine hicreti). Üçün cüsü, gayri meşru tutum ve davranışların terk edilmesi, dolayısıyla manevi anlamda Allah’a hicrettir (“Muhacir, Allah’ın yasakladığı şeyleri terk eden kimsedir” Buhari, Kitabu’l-İman, 10). Ancak bütün bunların yanı sıra hicretin bir başka anlamı daha vardır ki, o da bir çeşit insandan başka bir çeşit insana geçiştir. Yani şu an olduğumuzdan daha başka bir insan olmak (Ali Şeriati; Muhammed’i Tanıyalım).

Bu anlamda hicret, bir yerden başka bir yere göçle sınırlı değildir. Dolayısıyla bu, düşünsel ve pratik açıdan dönüşümü öngören bir hicrettir. İşte peygamberin Hira’ya çıkışı ve Medine’ye gidişi bu anlamı ihtiva eder. O, Hira’ya çıktığında zihinsel olarak toplumdan ayrılmış, kendini yeniden şekillendirmişti. Nitekim Hira’da “Yaratan Rabbinin adına” nasıl okunacağını öğrendi. Medine’ye gittiğinde ise cahiliyenin baskısı altındaki Müslüman topluluğu Kureyş kimliğinden arındırdı, özgür bir ortamda yeniden şekillendirdi, adam etti. İnsani ilişkileri baştan aşağıya yeniden düzenledi, çitleri yıktı, hayatı ortaklaşa yaşamayı fiilen öğretti (musahiplik uygulaması).

Peki, ya bugün? Vah benim Müslüman’ım. Hicret edeceği ne bir Hira’sı var ne de bir Medine’si. Uzun lafın kısası roller değişmiş durumda. Hira’ya çıkmadan Safa’ya koşanlar, kendilerini değiştirmeden toplumu değiştirmeye kalkışanlar, geceyi Allah’a havale edip gündüzü sahiplenenler, entelektüel gevezelikler, felsefi şarlatanlıklar, kelime oyunları…

O halde “Günümüz Müslümanı”na son bir soru: "İman edenler için, Allah`ın zikri ve kendilerine indirilen hakikat karşısında kalplerinin korkuyla yumuşama ZAMANI GELMEDİ Mİ? Onlar bundan önce kendilerine kitap verilen, sonra bunun üzerinden uzun bir zaman geçmesiyle birlikte kalpleri katılaşanlar gibi olmasınlar. Zira onların çoğu yoldan çıkmış kimselerdi." (57/16).

Hadi canım sen de, “Kur’an’cı” söylemler bunlar(!)...

Selam ve dua ile…

Hiç yorum yok: