KURAN'DA ARA

21 Temmuz 2011 Perşembe

twitter...

1
İnsan severse, yalansız sever bir başkasını!
Ama kendini yalansız sevmek gitgide zorlaşıyor.
2
Saadet Arapça bir sözcük.
"Sa'd"ın iki anlamı var: Kutluluk ve uğurluluk.
Demek ki "mesut insan" kutlu ve uğurlu bir insan demektir.
3
Ne kadar uzaklaşırsak kalabalıklardan, o kadar çoğalıyoruz içimizde.
4
"Kolların hafızası en doğruyu hatırlar.
" Kucaklayan, omuza atılan, itilen, çekilen, çözülen kollar...
Evet! Unutmazlar!
5
Mutluluk biriktirilmez bankaya yatırılmaz bozdurulup harcanmaz
Bu kadar zorlamayın canım
Mutluluk bazen farkına bile varmadan yaşanan şeydir
6
Herkes affetmekten söz ettiğini sanarak "unutma"yı anlattı!..
Sesimi çıkarmadan dinledim.
Almak isteyen affedemez!
Çünkü affetmek vermektir.
7
Kötü derhal gerçekleşir.
Ne yazık ki, iyi olan gerçekleşmek için zamana ihtiyaç duyar.
8
Aşkın gözü kördür, derler ya...
Bütün güzelliği orada zaten!
9
"Ya hemen bitireceksin ya da hemen evleneceksin!"
10
Mutsuzluk...
Dünyadan "alacaklı" olduğunu hissetmek gibi.
11
İkindi vakti...
Günün ergenlik çağı.
Hüznü ondandır.
Çünkü çocuklar gibi şen sabahlar geride kalmıştır
ve yetişkin akşama daha çok vardır.
12
Biz günümüz gençleri üzerine tezler üretip fikirler öne sürerken,
onların gençlikleri geçiveriyor!

23 Şubat 2011 Çarşamba

İslam’da 'cariye' var mı?

Cariye, özellikle savaş sonucu esir düşmüş ve bir efendiye köle yapılmış kadın demek.
Bu nedenle yazıya esir almak, köleleştirmek, cariye yapmak ile ilgili bir girişle başlayalım.
***
“Ölümüne girdiği zorlu bir meydan savaşı sonucu değilse esir almak bir peygambere yakışmaz. Siz geçici dünya malını istiyorsunuz, hâlbuki Allah sizin için ahireti istiyor. Allah çok güçlüdür, çok bilgedir.” (Enfal; 8/67)

Bu ayet Bedir savaşında ele geçirilen esirlere ne yapılması gerektiği tartışması çıkınca nazil oldu.

Rivayete göre Hz. Peygamber’in (s.a.v) yanına içlerinde kendi amcası Abbas ve amca çocuğu Akil b. Ebi Talip’in de bulunduğu yetmiş esir getirildi. Hz. Ebubekir bunların fidye alınıp serbest bırakılmasını teklif ederken, Hz. Ömer öldürülmelerini, Abdullah ibn Revaha da odunu bol bir ateşte yakılmalarını teklif etti. Hz. Peygamber bu teklifler üzerine duygulanarak Ebubekir’i İbrahim ve İsa’ya, Ömer’i Nuh ve Musa’ya benzeten bir konuşma yaptı ve fidye alınarak serbest bırakılmaları yönünde eğilim gösterdi. (Razi, İbn Kesir, Kurtubi).

Dikkate edilirse ayette fidye almanın kınanıp, Hz. Ömer’in görüşü doğrultusunda öldürülmeleri gerektiği yolunda bir görüş belirtilmiyor. Sonuçta esirlerin öldürülmemiş olması, Allah tarafından da Hz. Ömer’in teklifi doğrultusunda öldürülmesinin istendiği yorumunu geçersiz kılmaktadır. Bilakis, tartışmaya katılan tarafların hepsi birden eleştiriliyor ve bu tartışmanın kendisi mahkûm ediliyor. Kur’an, esirlere ne yapılacağı konusunda taraf olmuyor. Ömer’in teklifi doğru Ebubekir’inki yanlış demiyor.


Kuran’ın burada odaklandığı şeyin, kendilerinden çok şey beklediği Bedir’e çıkan bu bir avuç insanın “saf bir yürek temizliği içinde” olup olmadıkları olduğunu anlıyoruz. Yani asıl ganimet, ele geçirme, fidye, boyunlarını vurma, ateşte yakma vs. bunlar için tartışıp durmalarına içerliyor.

Âdeta “Siz bunlar için savaşmadınız, sizin davanız esir, köle, fidye, ganimet, öldürme, yok etme vs. değil” demeye getiriyor ve demek istiyor ki: Ölümü göze alarak, yiğitçe ve mertçe giriştiği bir meydan savaşı sonucu olmadıkça bir peygambere esir almak yakışmaz. Savaşta yenilen taraf esir düşer; bu savaşın evrensel bir kuralıdır. Fakat bundan kişisel menfaat temin etmeye kalkmak, insanları köleleştirme amacı için kullanmak doğru değildir. Zafer sarhoşluğu içinde elinize esir düşen insanları öldürmeyi veya onları para karşılığı serbest bırakmayı düşünebiliyorsunuz. Hâlbuki siz saf hürriyet ve adalet savaşçısı olmalısınız. Böyle şeylere tenezzül etmemeniz gerekirdi. Size yakışan budur…

Sonuçta, önceden fidye karşılığı bırakılanların ardından esirlerin her on kişiye okuma yazma öğretme karşılığı serbest bırakıldığını görüyoruz. Bilebildiğim kadarıyla dünya tarihinde bu bir ilktir.
***
“Kur’an’ın ruhunu” bu olay vesilesi ile çok iyi kavradığı anlaşılan Hz. Ömer’in sonraki icraatlarının hep bu yönde olduğunu görüyoruz. O Hz. Ömer ki sonraki savaşlarda esir alınıp köle pazarlarında satılmak istenen insanları serbest bırakıp memleketlerine geri göndertmiştir. (bkz. “Kur’an köleliği kaldırdı mı” başlıklı makalemiz).

Hele, Bedir’de ortaya çıkan “Kur’an’ın ruhu”nun, Hz. Ömer’den sonra Hz. Ali’de billurlaşan ifadesini şu olayda daha da net görüyoruz;

Hz. Ömer’in hilafeti sırasında Suriye’nin fethi sebebiyle sayıları yüz bini bulan erkekli kadınlı esirler ele geçmişti. Bu kadar insana ne yapılacağı sorun olunca Hz. Ömer sahabeleri topladı ve onlara görüşlerini sordu. Yapılan tartışmalar sonucunda hepsi için “idam” kararı çıktı. Fakat bu Hz. Ömer’in içine sinmedi ve kararı kabul etmeyerek, o anda hasta olduğu için toplantıya gelemeyen Hz. Ali’ye haber gönderdi ve görüşünü sordu.

Hz. Ali’nin verdiği cevabı lütfen dikkatle okuyun. “Kur’an’ın ruhu ve vicdanı” derken neyi kastettiğimi mükemmel anlatıyor.

“Ey Ömer! Bunların hepsi Bizans’ın zulmü altında inleyen sefil ve biçare insanlardır. Artık bunlar bizim halkımızdır. Bunların kolları ve cesetleri kazanıldı, şimdi de yüreklerinin kazanılmasına sıra geldi. Görüşüm şudur: Hepsini kayıtsız şartsız serbest bırak! İslam’ın sevgi, merhamet ve adaleti altında saadetle yaşasınlar. Varsınlar çoluk çocuklarına kavuşsunlar.” (Filibeli Ahmet Hilmi; İslam Tarihi, shf. 287)

Hz. Ali, Hz. Ömer’in şahsında gelecek nesillerin Müslümanlarına çok esaslı bir mesaj veriyor ve adeta şunu demeye getiriyor: “Biz bu dini niçin kabul ettik, bu din neden var? Et kokmuş, tuz da kokarsa halimiz nice olur. Neden, niçin savaşıyoruz ey Ömer!”

Hz. Ömer bu görüşü büyük bir sevinçle kabul etti. Yüz bin esirin serbest bırakılması için derhal bölge komutanı Ebu Ebeyde b. Cerrah’a emir gönderdi.

O devrin savaşlarında eşi ve benzeri görülmeyen bu alicenap hareket, o yüz bin esiri, İslam’ın gönüllü savaşçısı haline getirdi. Böylece İslam, fethettiği o gün için Bizans toprağı olan Suriye’den bir daha çıkmadı…

“Fetih” açmak demek; gönüller açmak, yürekler fethetmek… İşgal ise zorla şekillendirmek... Bugün üzerine yan gelip yattığımız İslam dünyası topraklarının ne ile kazanıldığını sanıyorsunuz? Dünya Bizans’ın ve Sasani’nin zulmü altında ezilirken, İslam’ın, o günkü dünya kamuoyunda estirdiği hürriyet ve adalet rüzgarı ile değil mi?
***
Şimdi…

Giriş biraz uzun oldu ama lütfen “kadın köle” demek olan cariye konusunu bu giriş ışığında okuyun.

“Cariye” kelimesi Arapça (CRY) kökünden geliyor. Sözlükte “olmak, geçmek, koşmak, akmak” demek. Yapmak, yürütmek, uygulamak (icra), akıcı, akan, geçerli (câri), kız çocuğu, halayık (câriyeh), su üzerinde akan, gemi (câriyetun), askerin günlük yiyeceği (cerâye), rota, alt yapı, kanal, çığır, akım yeri (mecra), akan, dolanan, elektrik akımı (cereyân) kelimeleri bu kökten…

Şu halde cariye, akan, elden ele dolanan, parayla alınıp satılabilen köle kadın demek.

Kur’an bir eski dünya alışkanlığı olan esir kadınların elden ele dolaşması, alınıp satılması olayına nasıl bakmaktadır?

Evlilik yetmiyormuş gibi, bir de “cariye” adı altında bir takım kadınlara sahip olunabileceğini, hatta bunun bir sınırının da olmadığını mı söylemektedir? Dahası bunu Müslümanlara tavsiye mi etmektedir?
***
Kur’an fekku ragabe (kölelik zincirlerini kırmak, parçalamak) ve tahriru regabe (kölelere özgürlük, hürriyet) diyerek köleliği kaldırma çağrısı yaptı. Aşama aşama kaldırma operasyonlarına girişerek köleliğin olmadığı bir toplum idealini Müslümanların önüne koydu. Bu çağrı o günkü dünyada muazzam bir rüzgar estirdi. Fakat köleci dünya buna direndi. (Bkz. “Kur’an köleliği kaldırdı mı” başlıklı makalemiz).

Hayatın diğer tüm alanlarında olduğu gibi, savaşlardan da en çok zarar gören kadınlar oluyordu. O günkü dünyada savaşta yenilenin, borcunu ödeyemeyenin kendisi köle karısı veya kızı da cariye olurdu. Kadınlar alınıp satılır, elden ele dolaştırıldı. Bir cariye pazarına gidip kurbanlık hayvan seçer gibi kadının dişlerine, etine, boyuna posuna vs. bakıp satın alarak evinize götürebilirdiniz. (Tayland da hala bu uygulama devam ediyor. Zengin batılılar parayla kadın ve çocuk satın alıp evlerine/villalarına götürüyorlar).

Her zaman mağdurun, mazlumun, ezilenin yanında olan ve hatta onların sesi ve soluğu olarak doğan Kur’an’ın böylesi bir uygulamayı onaylaması mümkün müdür?

Kur’an’a baktığımızda kadınların çok kötü olan durumlarını düzeltmeye yönelik ayetlerin geldiğini ve bir dizi reforma giriştiğini görüyoruz. Kadınlarla ilgili bütün ayetleri bu çerçevede anlamak icab eder.

Bu nedenle Kur’an’da “cariye” kavramı geçmez.

Kur’an’da geçen “meleket eymanuhum” kavramını “cariyeler” olarak yorumlayanlar yanılıyorlar. Bu kavramın cariye manasına yorulması hem beyhudedir hem de Kur’an’ın ruhundan habersiz olmak manasına gelir. Şu halde bir çok meal ve tefsirde “cariye” olarak yorumlanan bu kavramı biraz deşelim bakalım ne demekmiş…

MELEKET EYMANUKUM: Harfi harfine “Sağ ellerinizin sahip olduğu” demektir. Bu deyimle iki mananın kastedildiği anlaşılıyor; 1- Veli, şahitler vb. meşru şartları yerine getirerek nikah sahibi olmak 2- Savaş sonucu esir kadınlara sahip olmak. Yani ister hür ister esir böyle “meşru nikah sahibi olmadan” hiç kimseyle evlilik ilişkisine girilemeyeceği anlatılmak isteniyor. Çünkü “Sağ elin sahip olduğu” deyiminden maksat nikah mülkiyeti veya nikah sahibi olmaktır. Zira bu tabir henüz savaş ve esir kadın ele geçirmenin söz konusu olmadığı Mekke dönemi ayetlerinde de geçmektedir (70/30). Bu kavramın maksadı insanları zinadan menetmek ve yeni bir nikah bulunmaksızın veya eğer kadın memluke (esir, köle) ise nikah sahibi olmaksızın onlarla cinsi temasta bulunmaktan men etmektir. Cenabı-ı Hak bunu “sağ elin sahip olduğu” ile ifade etmiştir. Çünkü “sağ elin sahip olduğu” hem nikah ile evlenilen kadınlar hem de mülk olarak sahip olunan kadınlar hakkında söz konusudur (Razi).

Demek ki savaşta esir alınan kadınlar, mübadele (esir değişimi) veya serbest bırakma söz konusu değilse, siyasi olarak esaret altında olurlar fakat onlarla cinsel ilişkiye girilemez. Yani “cariye” yapılamaz. Bunun için her normal kadınla yapıldığı gibi ayrıca nikah kıyılması gerekir. Buna ise “eş” denilir. İslam vicdanı her ne şekilde olursa olsun “nikahsız” ilişkiye cevaz vermez.
***
Bu çerçevede Hz. Peygamber’in iki tane cariyesi olduğu görüşü de doğru değildir. Çünkü bunlardan ilki Reyhane, Medine’deki Yahudi Kurayza kabilesine mensup bir hanımdı. Bu kabile ile yapılan savaş sonunda esir düştü. Hz. Peygamber Reyhane’yi önce serbest bıraktı sonra da evlenme teklif etti. O da kabul edince nikah kıyarak evlendi. (Belazuri,1, 920).

Mariye ise babası İranlı, annesi Yunan Mısırlı Hrıstıyan bir hanımdı. H. 7 yılda Hz. Peygamber’in İslam’a davet mektubuna bir yazı ile karşılık veren Mısır Kralı tarafından gönderilmişti. Hz. Peygamber’in Reyhane’ye yaptığını ona da yaptığı anlaşılıyor. Çünkü Kur’an içlerinde Mariye’nin de olduğu Hz. Peygamber’in hanımlarından ayırdetmeksizin “Ey peygamber eşleri” diye bahseder. Başka bir tabir kullanmaz. Mesela şu ayette adı geçen hanım Mariye idi.

“Ey peygamber! Eşlerini memnun etmek için Allah’ın serbest bıraktığı şeyi niçin kendine yasaklıyorsun? Allah çok bağışlayıcıdır, sevgi ve merhamet kaynağıdır. Allah yeminlerinizi bir çözüme bağlamayı istemektedir.” (Tahrim; 66/1-2).

Eğer Mariye cariye olsaydı, onu kendine haram kılma (tahrim) söz konusu olmazdı. Bu nedenle bir çok müfessirin bunun bir boşama (talak, zıhar) olup olmadığını tartıştığını görüyoruz. (Razi, Kurtubi, İbn Kesir, Zemahşeri). Tahrim, talak, zıhar vs. ise nikah sorumluluğu altındaki “eşler” için geçerlidir. Buradaki eş ise Hafsa, Aişe ve Zeynep ile aynı statüde olan Mariye idi. Dahası Mariye, Hz. Peygamber’in tek erkek evladı olan İbrahim’in annesiydi. Cariye statüsünde olması bu açıdan da mümkün değildir.
***
“ Meleket eymanuhum” kavramına dönelim…
Genellikle “cariyeleri” diye çevrilen bu deyimin geçtiği ayetlerin meali, bu durumda, örneğin şöyle olmak icab eder;
“Kesin olan şu; müminler kurtulacak!

Onlar namazlarında korku ve titreme içinde olanlardır.

Onlar faydasız boş işlerlerle uğraşmayanlardır.

Onlar karşılıksız arındırıcı harcamada bulunanlardır.

Onlar iffetlerini koruyanlardır. Yalnızca eşleri yani meşru şekilde sahip oldukları ile birlikte olanlardır. Çünkü bu ayıplanacak bir şey değildir.

Kim bunun ötesini ararsa, onlar da haddi aşanlardır.

Yine onlar sözü ve emaneti namus bilenlerdir.

Onlar namazlarını asla ihmal etmeyenlerdir.

İşte onlardır varis olacak olanlar.

İşte onlardır ebedi Firdevs’e varis olanlar…” (Mu’minun; 23/1-11)

Ayette geçen “Ezvâcuhum ev ma meleket eymânuhum” ifadesi, “Yalnızca eşleri veya cariyeleri ile birlikte olanlardır.” değil; “Yalnızca eşleri yani meşru şekilde sahip oldukları ile birlikte olanlardır” manasına gelmektedir. Kadın erkek bütün eşleri kapsamaktadır. Çünkü 11 ayetlik yukarıdaki pasajda konu erkek ve kadın bütün müminlerin temel özelliklerinin sıralanmasıdır. Aradaki “ev” bağlacı seçenek bildiren “veya” değil; açıklama getiren “yani” anlamında kullanılıyor. Kur’an’ın kendi kendini tefsir ettiğine dikkat ediniz. “Düşünmek veya/yani şükretmek isteyenler için gece ile gündüzü birbiri ardınca getiren O’dur” (Furkan; 25/62) ayetinde geçtiği gibi.

Şu ayet ise, esir alınarak köle yapılan ve böylece evlilik dışı nikahsız cinsel ilişki kurulabilen kadın demek olan “cariye” uygulamasına yol olmadığının apaçık delilidir:

“Hür mümin kadınlarla (muhsanât) bir yuva kurmaya güç yetirecek durumda olmayanlarınız, savaşta esir alarak sahip olduğunuz (ma meleket eymânukum) iman etmiş kadınları düşünebilir. Allah imanınız ile ilgili her şeyi biliyor. İman edenler artık birbirinin can yoldaşıdırlar. Şu halde onları namusuyla yaşamaları şartıyla, ailelerinden izin alarak ve mehirlerini vererek nikâhlayın.” (Nisa; 4/25)

Dikkate edin, düpedüz ailesinden izinli, mehirli, normal (meşru) evlilikten bahsediliyor. Rızası olmadan, izin alınmadan, mehir verilmeden, nikah kıymadan, sırf savaşta elime esir düştü diye kadıncağızı cariye yapmak bunu neresinde? Her şeyden önce bu Kur’an’ın ruhuna ve vicdanına ters.
***
Şöyle bir soru soralım, daha iyi anlaşılsın. Bugün bir savaş olsa ve Müslümanların eline erkek ve kadınlardan oluşan yüzlerce, binlerce esir düşse, özellikle kadın olanlarına ne yapmak lazım gelir?

Eskiden (ihya çağları) üretilen cariye fıkhına göre; ganimet olarak askerlerin mülküne birer ikişer verilip cariye yapılırlar. Ancak bu rastgele ve kuralsız bir şekilde de olmaz. Cariyenin önce hamile olduğunun anlaşılması için bir ay bekletilir. Cariyeye sadece efendisi dokunabilir. Efendisinden çocuğu olursa artık başkasına satılamaz ve efendisi ölürse azat edilir. Efendisinden başka birisiyle evlendirilirse cinsel hakları evlendiği adama geçer ve fakat mülkü efendisinde kalmaya devam eder. Hür eşlerdeki dört sınırı cariyelerde gözetilmez. Eğer efendisinden çocuğu olmazsa alınıp satılabilir. Cinsel ilişkide kullanılmaları için askerlere rasgele dağıtılamaz.

Bunlar geçmiş çağlarda (ihya çağlarında) üretilen ve esir kadınların aşama aşama topluma kazındırılmalarını amaçlayan iyileştirilmiş kölelik hukukudur. En azından Roma veya Sasani kölelik uygulamasından daha insaflı olduğu kabul edilmelidir.

Ancak bu uygulama kendi döneminde olumlu işlevler görmüşse de artık bir anlamı kalmamıştır. Kur’an’ın öngördüğünün bu olduğunu söylemek de mümkün değildir. Bu konuda geçmiş çağlar boyunca üretilen fıkıh, girişte değindiğimiz Hz. Ömer ve Hz. Ali’nin ufkunu yakalamaktan uzaktır. Müslümanlar, tarihin ve insanlığın kendilerinden beklediğini yapmamışlar, ellerindeki Kitap’ın gerisine düşmüşlerdir. Hadi iyi niyeti elden bırakmayalım; o günkü insanlık şartlarını aşmaya güçleri yetmemiştir.

Ancak bugün öyle değil.

Onlardan dahi iyi bir noktadayız ve cesur olmamızı gerektirecek bir çok sebep var.

Bugün yeniden üretilecek (inşa çağı) fıkhında bunun adı “savaş esirleri hukuku”dur. Buna göre bugün bir savaş olsa ve Müslümanların eline erkek ve kadınlardan oluşan yüzlerce esir düşse şunlar yapılır: Güvenliği sağlanmış korunaklı bir yerde bekletilirler. Ganimet olarak görülemezler. Esir alan askerlere dağıtılamaz, hiçbiri köle ve cariye yapılamaz. Evli olanların evlilikleri devam eder. Esir düştü diye ailesinden veya eşinden zorla koparılamaz, hangi dine göre kıyarsa kıymış olsun nikahı feshedilemez. Her türlü kötü muamele, angarya, işkence, tecavüz, cinsel taciz yasak olur. Misafir muamelesi görürler.

Ya esir mübadelesi karşılığında serbest bırakılırlar.

Ya fidye veya tazminat karşılığı salıverilirler.

Ya örneğin, lisan belletme, teknoloji öğretme, meslek kazandırma vs. karşılığı üçer beşer serbest bırakılırlar. İçlerinden kendi istekleri ile evlenmek ve Müslüman toplumda yaşamak isteyen olursa, kendi rızasıyla, ailesinin izni alınarak (hatta çağrılarak) ve mehirleri tastamam verilerek bekarlarla telli duvaklı, davullu zurnalı baş göz edilip serbest bırakılırlar.


Ya da zamanın Ali’si çıkar, hepsini bir meydana toplar, etkili, dokunaklı ve gayet centilmen bir hitapla; insanlığa ne getirmek istediklerini, niçin savaştıklarını, hürriyetin ve adaletin insanlık açısından önemini, İslam’ın sevgi ve merhamet dini olduğunu, kendilerini diğer din ve ideolojilerden ayıran farkın ne olduğunu, neye hizmet için var olduklarını tıpkı Hz. Ömer’e anlattığı gibi anlatır ve kayıtsız şartsız hepsi yurtlarına, yuvalarına gönderilerek serbest bırakılırlar.

Kur’an’ın, girişte anlattığımız Bedir esirleri uygulamasında, daha sonraları da Hz. Ali’nin cevabında ifadesini bulan “ruhunu ve vicdanını” esas alan bir fıkıh çağımızda kanaatimce böyle olmak icap eder.

Geçmişte Bizans’ın ve Sasani’nin köleci düzenlerine ve saray cariyelerine kendini kaptıranlar, ne yazık ki İslam’ın hürriyet ve adalet iklimini çoraklaştırmış, vicdanını kurutmuş, insanlıkta estirdiği o muazzam rüzgarı içten kırmış, üstelik bunun farkına bile varamamışlardır. Zihnini ve ufkunu eski (ihya) çağlarında donduran bir çoğumuz, hala farkında olmadığı için geçmişin cariye hukukunu aşamamaktadırlar. Halbuki her çağın fıkhı o çağda üretilir, o çağı yaşayanlarca üretilir.

Yazanın giriş bölümünü tekrar okuyun; o muazzam rüzgar tekrar oradan esecek, başka yolu yok.

Allah'ın Devesine Dokunmayın!

Kur’an, Hz. Salih’in kavmine, serlevhası “Allah’ın devesine dokunmayın!” olan bir çağrı yaptığını anlatır.
“Allah’ın devesi” (nagâtallah) tabirini bir kenara yazın…
Kur’an’da Hz. Salih’i, 7 yerde geçen bu dişi deve (nâgat) örneği vesilesi ile tanırız. Başka bir yerde bahsedilmez.
Peki, bir peygamberin kavmine yönelik olarak “Allah’ın devesine dokunmayın!” demesi ne anlama gelmektedir?
***
Çocukluğumuzdan beri vaizlerden bol bol duyduğumuza göre burada “kayadan çıkan deve” mucizesi anlatılmaktadır. Hz. Salih inkarcıların mucize talebi üzerine, Allah’ın izni ile kayadan bir dişi deve çıkarmış ve peygamber olduğunu bu yolla ispatlamıştır. İnkarcıların bunu inkar etmesi sonucu Allah da Semud kavmini helak etmiştir…
Bu anlatının, Hz. Salih üzerine geliştirilen bir “menkıbe” olmaktan başka bir anlamı bulunmuyor. Ne Kur’an’dan, ne de Hz. Peygamber’den hiçbir dayanağı yoktur.
Bu haliyle bugünün insanına da bir mesaj vermiyor. Çünkü bize örnek olarak sunulan, doğrudan bize hitap eden, gözümüzün önünde olup biten bir olay değildir ki ibret alalım. Olmuş bimiş Allah’ın bir mucizesi işte…

Kaldı ki gözümüzün önünde her gün, her saat, her an nice ayetler var ama bakar-görmez olmuşuz!

Vaizin “mabet diline” alıştırılmışız. Uçan kaçan menkibeler yüzünden verilen evrensel mesajlar olayın geçtiği zamana ve mekana gömülmüş. Sonraki çağlar için verilen muazzam mesajlar mahvolmuş. Eh, bu hale getirilmiş bir “ölü metin” de ancak ölülerin arkasından okunur, üfürülür; yurdum insanı da onu yapıyor…

Kur’an’ı akıp geldiği gerçek tarih, yaşayan hayat ve canlı tabiat mecralarından koparmak dediğimiz şey tam da bu işte.
Bu durumda “ayet-i kerimeler”, abdestsiz dokunulamayan, salavat çekilmeden okunamayan ve artık bugünün dünyasında karşılığı olmayan birer “tören ve ayin metni” haline gelmiş oluyor.

Oysa biz “Yaşayan Kur’an’a” inanıyoruz.

“Bu kızlar hangi suçundan dolayı öldürüldü?” feryadının, hafızların ezberinden vaizlerin kürsülerine yankılanıp durduğu mabet duvarlarında değil; şehrin arka sokaklarında, karanlık gecelerin dumanlı, puslu mekanlarında, nataşa pazarlarında, organ mafyasında, okul önlerinde vs. yaşadığına inanıyoruz.

Kur’an’da, ele alınan kişi ve olayların mekanı, zamanı ve aktörleri değişmek suretiyle halen devam ettiğine, mesajlarının bugün de yaşadığına ve çağımız için anlamının olduğuna inanıyoruz. Aksi halde Kur’an’ın evrenselliğinden bahsedemeyiz.
***
“Allah’ın devesine dokunmayın!” çağrısı da öyle…
Peki, bunun bugün için nedir anlamı?

Kur’an’da bu örneğin verildiği yeri topluca okumadan önce kısa bir bilgi; Semudlular, MÖ. birinci binin başlarında Asurluların egemen olduğu bugünkü Irak/Suriye/Orta Arabistan bölgesi civarında Ad kavminden sonra yükselen siyasi ve askeri bir kuvvetti. Kur’an onların yaşadığı yere “taşlık bölge” (el-Hicr) der ve ülkeye hakim dokuz çete/grup (tis’a reht) -illuminati?- olduğundan bahseder (27/48). Öyle ki Semudlular kendi döneminin süper gücü haline gelmişlerdi. Sahipsiz bulduğu her şeyi talan etmeleriyle, saldırganlıklarıyla ve işgalcilikleriyle tanınırlardı…
Ne garip, buralar bugün de saldırı, talan ve işgal altında!
Şimdi, aşağıdaki pasajda yer alan ayetleri okurken, lütfen olayın zamanını, mekanını ve aktörlerini, bugünün zamanı, mekanı ve aktörleriyle zihninizde yer değiştirerek okuyun…
“Semûd halkına da kardeşleri Salih demişti ki: “Ey halkım! Allah için çalışın, O’na ibadet edin. Sizin O’ndan başka tanrınız yoktur. Rabbinizden size apaçık sözlü uyarı geldi: Bir gösterge olarak Allah’ın şu dişi devesi… Bırakın Allah’ın arzında otlansın. Ona dokunmayın; can yakıcı bir afete maruz kalabilirsiniz. Hiç değilse Âd kavminin ardından nasıl hızla geliştiğinizi, yeryüzüne nasıl kök saldığınızı düşünün. Yazları sayfiyelerde kışları köşklerde yaşıyorsunuz. Artık Allah’ın nimetlerini düşünün de yeryüzünü talan etmeyin. Halkının büyüklük taslayan ileri gelenleri, ezilen mü’minlere dediler ki: “Siz Salih’in Allah’ın peygamberi olduğunu kabul ediyor musunuz? Onlar da “Elbette, getirdiği şeylere inananlardanız.” dediler. Büyüklük taslayanlar dediler ki: “Biz de siz neye inanıyorsanız onları reddediyoruz.” Derken Rablerinin emrini hiçe sayarak o dişi deveyi alçakça öldürdüler. Dahası “Ey Salih! Eğer gerçekten peygambersen şu diline doladığın afet gelsin bakalım” dediler. Çok geçmeden ansızın gelen şiddetli bir deprem ile sarsıldılar; kendi kâşanelerinde yüzükoyun serildiler. Salih o vakit onlardan yüz çevirmiş ve şöyle demişti: “Ey halkım! Gerçek şu ki ben size Rabbimin mesajlarını ilettim ve size nasihat ettim; fakat siz nasihat edenleri sevmiyorsunuz.” (A’raf; 5/73-79)
***
Görüldüğü gibi verilen mesajda “Allah’ın devesi” (nagatallah) tabiri, hemen sonraki cümlede “Allah’ın arzı/yeryüzü” (arzillah) tabiri ile adeta tefsir ediliyor.

Ve (bugün için) denmek isteniyor ki: “Siz sahipsiz bulduğu her şeyi talan eden, siyasi ve askeri gücüne güvenerek, yeryüzünde hiç kimsenin size karşı koyamayacağını sanan, despotik, saldırgan ve işgalci bir güçsünüz. Sahipsiz ve savunmasız bulduğunuz ülkelerin yer altı ve yerüstü kaynaklarına; petrollerine, doğalgaz yataklarına büyük bir iştah ve ihtirasla saldırıyorsunuz. Bunun için ülkeler işgal ediyor, dünya savaşları çıkarıyorsunuz. İşgal ettiğiniz sahipsiz ülkelerin kimsesiz çocuklarını toplayıp götürüyor, fuhuş mafyasında kullanıyor, organlarını satıyor, insan ticareti yapıyor, kâşanelerinizde köle ve hizmetçi olarak, fabrikalarınızda da ucuz işçi olarak çalıştırıyorsunuz…

Size bu işlerden vazgeçtiğinizin göstergesi/işareti olması için son çağrı; işte şu Allah’ın devesi… Allah’ın arzına salıyorum. Ona “nasıl olsa sahibi yok, kimsesiz” diye sakın saldırmayın. Sahipsiz ve kimsesiz olsa da hakkına riayet edin, ona saygı gösterin. Bırakın Allah’ın arzında otlasın. Kendi develerinizle sırayla aynı sudan içsin…

Unutmayın ki yeryüzünde sahipsiz ve kimsesiz sandığınız her ne şey varsa işte o Allah’ın devesi (nagâtallah) tır; hava, su, petrol, doğalgaz, ağaçlar, bitkiler, ormanlar, çevre, kimsesiz çocuklar, garipler, ihtiyarlar, zayıflar, güçsüzler…

Bunlara dokunmayın, ele geçirmeye çalışmayın, köleleştirmeyin, sömürgeleştirmeyin, saldırmayın, talan etmeyin, küstahlaşmayın, hakkınıza razı olun…

Kimsesiz ve sahipsiz otlanan şu “Allah’ın devesi” işte bunun işareti olacak. Bakalım aynı şeyleri hala yapıyor musunuz, yoksa vaz mı geçiyorsunuz…”
***
Malum, Hz. Salih bu çerçevede ısrarla mesajlar vermesine rağmen, o azgın ve saldırgan gurüh kulak asmadı. İnadına “Allah’ın devesini” küstahça kesip öldürdüler. “Bu Salih de kim oluyormuş, ne diyor bu adam, hem Allah da kimmiş” edasında böbürlendikçe böbürlendiler. Bütün dünyayı dize getirdiklerini, kimsenin onlara karşı koyamacağını, süper güç olduklarını, asla yıkılamayacakları söyleyerek burunlarından kıl aldırmadılar…

Ve günlerden bir gün korkunç bir depremle o çok övündükleri kâşanelerinde, korunaklı sayfiyelerinde, saray yavrusu malikhanelerinde yüzükoyun yere serildiler ve bir daha kalkamadılar. Yurtları viran, ülkeleri harap oldu…

İbret almak isteyenler için kalıntıları hala yol kenarlarında duruyor.

Kulak ver ve dinle ey insanoğlu! Tarihin derin sessizliğinden gayrı “onlardan bir ses bir seda işitiyor musun?” (Meryem; 19/98).
***
Demek ki “Allah’ın devesi” örneği vaaz konusu bir menkıbe olsun diye anlatılmıyor. Tarih boyunca çeşitli örnekleri görülmüş, halen görülen ve bundan sonra da görülmeye devam edecek olan, can yakıcı bir insanlık sorununa parmak basıyor; sahipsizler, kimsesizler ve ezilenlere (mustaz’afin) karşı yürütülen her tür talan, işgal ve saldırıya insanlık, vicdan ve adalet adına ses yükseltmek…

Hz. Salih’in dilinden bize ulaşan Allah’ın sesi (kelimullah) bu olmak icap eder. Bugün bu sesi Kur’an’dan ilham alarak biz yükselteceğiz.
Biz; yeni talan, saldırı ve işgallere karşı yeni Salihler…

Kulak ver ve dinle ey vaiz!
Bu ayetleri ölülerin arkasından okuyup üflemeyi bırak. Üzerine ölü toprağı serpilmiş halkına nefha ol, yaşayanlara soluk ver, dirilere üfle, dirilere!
Kulak ver ve dinle ey modern Semud!
“Allah’ın devesine dokunma!”

R.İhsan ELİAÇIK

20 Şubat 2011 Pazar

KUR’AN’DA “HAYIR!” SESLERİ...

Kur’an’ın nuzül sırasına göre ilk “Hayır!” (Kellâ) veya aynı anlamda “Bilakis, hayır, öyle değil” (Bel) dedikleri acaba nedir?
Bu önemli.
Çünkü ilk neye hayır denmişse esas itiraz da onadır ve en önemli sorun olarak da o görülüyordur.
Kur’an’da nuzül sırasına göre yaklaşık ilk 40 sure boyunca 16 “Hayır!” denilen sure yeri tespit ettim. Sure içlerindeki tekrarları da katarsanız 20’yi geçiyor.
İlk mesajlar boyunca adeta çığlık çığlığa bir itiraz ve hayır sesleri yükseliyor.
Hiç atlamadan sırasıyla dizdim. Altlarda da kısa açıklamalarla izahat yaptım.
Bakın, bunlar nereler.
***
[HAYIR! İnsan zenginliği kendine yeterli görünce tuğyan eder.
Oysa sonunda rabbinedir dönüş.
Bak şu bir kulu içtenlikle yönelirken yasaklamaya kalkana…
HAYIR! Bu yaptıklarına bir son vermezse onu alnından tutup sürükleyeceğiz.
O yalancı, ar damarı çatlamış alnından.
O zaman çağırsın toplanıp durduklarını
Biz de çağıracağız zebanîleri,
HAYIR! Sakın ona boyun eğme, sen secde et ve yaklaş!]

(Alak; 6-14, 15-19)

Kur’an’ın nuzül sırasına göre ilk suresi olan Alak peşpeşe “Hayır!” (Kella!) itirazları ile başlıyor.

Görüldüğü gibi Kur’an’ın nuzül sırasına göre ilk suresi zenginlik ile tuğyan arasında ilişki kurarak başlıyor. Kur’an, ilk sosyal tesbit olarak “zenginliğe” dikkat çekerek başlıyor. İlk olmasının anlamı şu ki sonraki bütün “üsttekileri” niteleyen ayetler bununla ilgilidir: Mal biriktiren (mustağnî) servetiyle azgınlık eder (tuğyan), servetine yaslanarak büyüklenir (mustekbir), emredip yasaklar koyarak zulmeder (zâlim), mülküyle ortak koşar (muşrik), hegemonya kurmaya yeltenir (ceberrut), gururlanır (mağrur), inkar eder (munkir), yok sayar (mulhid)

Demek ki “tuğyan”, kişinin “zenginliğini” kendine yeterli görmesi (mustağnî) ve ardından bu zenginliğe yani mal ve iktidar gücüne dayanarak emir ve yasak (nehy) koymaya başlaması ile oluyor. Buna bir toplumda mal ve iktidar sahiplerinin (üsttekilerin) halk (alttakiler) üzerinde kurduğu “hegemonya” diyoruz. Şu halde Ebu Cehil’in şahsında anlatılmak istenen zenginlerin mustağnîleşerek insanlar üzerinde emir ve yasak (nehy) koymaya kalkması ve böylece haddini aşması (tuğyan) toplumların en önemli sorunu oluyor.

Dikkat ediniz! Mustağnîlere ve bunların tuğyan ve hegemonyasına “Hayır!” (Kella!) diyerek başlıyor bu Kitab.
***
[Tek başına yarattığım o adamı bana bırak
Uzayıp giden mal verdiğim,
Gözünün önünde oğullarıyla,
Nimetimi döşedikçe döşediğim o adamı…
Hala gözü doymuyor; verdiğimden daha fazlasını istiyor.
HAYIR! O ayetlerimize karşı inat etti.
Onu dimdik bir yokuşa süreceğim.]
(Müddesir;11-15)
Rivayete göre burada kastedilen şahıs “Kabe çetesinin” elebaşlarından tefeci bezirgân Velid bin Muğire idi. Hadsiz hesapsız zenginliği vardı. Mekke’den Taif’e kadar uzanan, deve, at ve koyun sürüleri, Taif’in bağ ve bahçeleri, sulak arazileri, bol nakit parası, kendisinin bile hesabını tutamayacak kadar çok serveti vardı. Onun için kendisine Velid bin Muğire el-Vahid (Zenginlikte tek, eşi benzeri olmayan Muğire oğlu Velid) denmekteydi (Razi, Kurtubi, Taberi). Bugünkü tabirle o bir para babasıydı. Onun için ayette “şehrin en zengin tek adamı” olarak anılmasına nazire olarak “tek başına yarattığım” deniliyor.

Uzayıp giden mal (mâlen memdûd), gözünün önünde oğullar (benîne şuhûdâ), onun için döşedikçe döşediğim (mehhedtü lehu temhîdâ) ifadeleri, şehrin bu eşşiz/tek olarak anılan en büyük zenginini tasvir içindir. Kur’an şehrin en büyük zenginini hedef tahtasına oturtmakta ve adeta “İşe buradan başlayacaksınız” demektedir…
Dikkat edeniz! Şehrin en büyük zenginine “Hayır!” (Kella!) diyerek başlıyor bu Kitab.
***
[HAYIR! Ay dile gelsin!
Biten gece dile gelsin!
Ağaran tanyeri dile gelsin!
Hiç şüphesiz o gerçekten büyük bir olaydır!
Bu insanoğluna bir uyarıdır!
İyiyi veya kötüyü seçmek isteyen herkes için bir uyarı!
Her insan kazandığının esiridir.
Ancak iyiyi seçenler cennete girecek.
Oradan suçlulara soracaklar; “Sizi ateşe sokan nedir?”
Şöyle diyecekler: “Biz musalli değildik. Yoksulu doyurmazdık.
Dalanlarla beraber dalanlardık. Din gününü yalan sayardık.
Gerçeğin ta kendisi olan ölüm gelinceye kadar hep böyleydik.]

(Müddesir;32-47)
“Biz musalli değildik, yoksulu doyurmazdık” ayeti bu anlamda, hemen birkaç sure sonraki Maun suresi ışığında düşünülmelidir. Bu durumda mana “Biz aslında musalli idik (salât ederdik) ama bu yoksulu doyurmaya teşvik etmeyen bir salât idi. Onun için de salâtımız yüzümüze çarpıldı ve kabul edilmedi, hiç salât etmemiş durumuna düştük.” şeklinde olur. Çünkü müşrikler Kabe örtüsünü değiştirme, hacılara su dağıtma, içindeki putlarla beraber Kabe etrafında dönme, alkış, ıslık, ayakta durma (kıyam), bir şeyler okuma (kıraat), eğilme (ruku), yere kapanma (secde) gibi ritüelleri yerine getiriyorlar ve bunları yapana da “musallî” diyorlardı. “Vay o musallilere ki yoksulu doyurmaz, yetimi hor görürler. Onların yaptığı salât boştur, gösteriş yapıyorlar.” ne demek anlaşılıyor olmalı.
Dikkat ediniz! Salât ile yoksulu doyurmayı teşvikin (yoksul ile beraber olmanın) arasını ayıranlara “Hayır!” (Kella!) diyerek başlıyor bu Kitab.
***
[Şu halde onlara ne oluyor ki bütün hatırlatmalardan yüz çeviriyorlar?
Sanki aslandan kaçan ürkmüş yaban eşekleri gibiler.
Her biri kendisine özel nama yazılı davetiye istiyor.
HAYIR! Onlar ahiretten korkmuyorlar.
HAYIR! Bu bir hatırlatmadır!
Dileyen onun üzerinde düşünüp öğüt alır.
Allah lâyık görmedikçe de düşünüp öğüt alamazlar.
Düşünüp öğüt alan ise sakınanlardan ve bağışlananlardan olur.]

(Müddesir;45-56)
Daha önce “gözleriyle seni devirecek gibi bakarlar” dendiği gibi, burada da hatırlatmayı (zikr) her duyduklarında “aslandan kaçan ürkmüş yaban eşekleri” benzetmesi yapılıyor.

Allah’a ve ahirete inanan (fakat korkmayan), salât eden, tavaf yapan, hacılara su dağıtan, Kabe’nin örtüsünü değiştiren ve fakat “uzayıp giden mallar”, “gözünün önünde oğullar” ve “döşendikçe döşenmiş nimetler” sahibi olduğu halde “Hala gözü doymayan; daha da fazlasını isteyen” birisi hangi hatırlatma (zikr) sebebiyle aslandan kaçan ürkmüş eşek gibi olur? Hangi hatırlatmayı her duyduğunda sanki gözleriyle devirecekmiş gibi bakar? Düşünün…

Rivayete göre Mekkeli kafirler şöyle derdi: “Her birimize gökten, başlığında “Alemlerin Rabbi’nden falan oğlu filana” hitabı bulunan ve içinde Muhammed’in söylediklerine uymamız gerektiğini emreden bir mektup, sahife veya kitap gelmedikçe inanmayız.” (Razi, İbn Kesir Kurtubi). “Her biri kendisine özel nama yazılı davetiye istiyor.” ifadesi bu iddiaya cevaptı.

Açıktır ki, bu, mal ve oğullar (servet, çevre, nüfuz) sahibi kişinin narsist (kendine hayran) kişiliğini yansıtır. Allah’tan kendine özel davetiye istiyor! “Eşitliğe” yanaşmıyor ve sıradan bir muhatap olmak istemiyor! Sanki Allah’tan kendisine nama yazılı özel hatırlatma (zikr) gelse “aslandan kaçan ürkmüş yaban eşeği” gibi olmayacak?

Ne kadar da tanıdık tuzu kuru bahaneler, değil mi?

Dikkat ediniz! Kendine özel davetiye isteyenlere, eşitliğe yanaşmayanlara; bu hatırlatmayı duyunca aslandan kaçan ürkmüş yaban eşeklerine dönenlere “Hayır” (Kella!) diyerek başlıyor bu Kitab!
***
[HAYIR! Dile gelin kaybolan yıldızlar!
Dile gelin akan gezegenler!
Dile gel ey kararan gece!
Dile gel ey ağaran tanyeri!;
“Bu Kur’an şerefli bir peygamberin sözüdür,
Karakteri sağlam, görkem sahibinin katında saygı değer,
Sözü dinlenen, emin birisidir,
Arkadaşınız cinlerle konuşan (mecnun) değildir.
Onu apaçık ufukta gördü.
Ğayb konusunda cimri değildir.]

(Tekvir;15-25)

Yani: Kırk yıldır aranızda bulunan, kendisiyle arkadaşlık ettiğiniz, düşüp kalktığınız bu öksüz Muhammed’in Allah katında ve aranızda saygıdeğer bir kişiliği vardır; sağlam karakterli, sözü dinlenen, güvenilir, emin birisidir. Bunu böyle olduğunu siz de çok iyi biliyorsunuz. Şu halde ona cinlerden haber getiriyor vs. nasıl diyorsunuz? Bilakis o Allah’ın nefesi, vicdanın ve merhametin dile gelen soylu sesidir!

Muhammed vahiyler alıyor (ğaybtan bilgiler veriyor); fakat onu kâhinlerin kendilerine saklamaları gibi kendine saklamıyor. Hepsini açıklıyor ve bu açıklamalarından dolayı kâhinler gibi ücret istemiyor. Vahiy onun mesleği değil. Bu vahiyleri size kendini zengin etmek için getirmiyor. O bir din tüccarı, iman taciri, umut hırsızı, kâhin, rahip, din adamı veya sihirbaz değil. Allah’tan aldığı ne varsa onu olduğu gibi söyleyen vicdanın sesi o!

Dikkat ediniz! Bilgi cimriliği yapanlara/tekeline alanlara: din baronlarına, mecnûnlara, kâhinlere, sihirbazlara “Hayır!” (Kella!) diyerek başlıyor bu Kitab.
***
[Arınıp temizlenen,
Rabbinin adını hatırlayıp O’na yönelen kurtulacak.
HAYIR! Siz dünya hayatını tercih ediyorsunuz.
Oysa ahirettir daha hayırlı ve sürekli olan…
Bu hatırlatmalar ilkçağların sayfalarından beri yapılıyor.
İbrahim ve Musa’nın sahifelerinden beri…]

(A’la;14-19)
“Dünya hayatını tercih ediyorsunuz…” ifadesi Kur’an bütünlüğü içinde “dünya malına” meylediyorsunuz anlamındadır. Kavmin mülk (servet ve iktidar) sahipleri kastediliyor.

“Arınıp temizlenen kurtulmuştur…” tabiri ise Kur’an bütünlüğü içinde “malından veren” arınıp temizlenir anlamındadır. Bir sonraki surede arınıp temizlenmekten (tezkiye) maksadın ne olduğu aynen böyle tefsir edilir. Üzerinde ihtiyaçtan fazla mal olup ondan rahatsız olanlar ve bundan dolayı da verenler kastediliyor. (bkz. Leyl; 12-21)

“İbrahim ve Musa’nın sahifelerinden beri hatırlatılan…” dan maksadın ne olduğu ise surenin başında cehri ve hafi olan şeklinde ifade edilmişti. Daha geniş olarak aynı ifade (İbrahim ve Musa’nın sahifeleri) ile Necm suresinde açıklanır: “İnsanın emeğinden (sa’y) başka hakkı yoktur!” (bkz. Necm; 33-54 ).

İnsanlıkta temel, kalıcı, sürekli olan, İbrahim ve Musa’nın sahifelerinden beri hatırlatılan gerçekler bunlardı. Fakat “Nimet sahipleri” (uli’n-ni’me) bunlara “eskilerin masalları” der dururlar…

Dikkat ediniz! Dünya hayatına (malına) meyledenlere (meyl=mâl), vermeye yanaşmayarak arınmayanlara, İbrahim ve Musa’nın sahifelerinden beri söylenegelen “İnsanın emeğinden başka hakkı yoktur” ölümsüz ilkesine “Eskilerin masalı” diyenlere “Hayır!” (Kella!) diyerek başladı bu Kitab.
***
[HAYIR! Siz öksüze ikramda bulunmuyorsunuz.
Birbirinizi yoksulu doyurmaya teşvik etmiyorsunuz.
Elinize geçeni hiç bir sınır tanımadan yedikçe yiyorsunuz.
Malı çok seviyorsunuz, yığdıkça daha çok seviyorsunuz.]

(Fecr; 17-20)
Demek ki mesele Allah’a inanmak, salât etmek, oruç tutmak, tavaf etmek, Kabe’nin örtüsünü değiştirmek değildi. Bunların hepbini müşriklerde yapıyordu. Asıl mesele işte bu ayetlerde ortaya konan hususlardı. İlk sure olan Alak’taki “Hayır! İnsanoğlu muhakkak ki tuğyan eder. Zenginliğini kendisine yeterli gördüğü için…” itirazının peşpeşe gelen “Hayır!”lar ile nasıl tefsir edildiğini görün.

Dikkat ediniz! Öksüzü korumayanlara, yoksul ile beraber olmayanlara (doyurmaya teşvik etmeyenlere), yedikçe yiyenlere, malı çok sevenlere, yığdıkça daha çok sevenlere “Hayır!” (Kella!) diyerek başladı bu kitab.
***
[HAYIR! Yeryüzü peş peşe sarsılıp paramparça olduğu zaman,
Rabbin ve güçleri bütün görkemiyle geldiği zaman,
İşte o gün cehennem orta yere konacak.
İnsan o gün hatırlar, ama bu hatırlama neye yarar?
Diyecek ki “Keşke ömrümü boşa harcamasaydım.”
Artık o gün Allah’ın ettiği azabı kimse edemez.
O’nun kıskıvrak bağladığı gibi kimse bağlayamaz…
Ama ey vicdanı rahat olan kişi, sen!
Sen dön Rabbine, sen O’ndan, O senden razı olarak.
Gir kullarımın içine.
Gir cennetime!]

(Fecr; 21-30)
Burada ki hatırlama (zikr) birkaç sure önce (Müddesir) şehrin mal ve iktidar sahiplerini her duyduklarında “gözlerini devirecek gibi baktıran” ve “aslan görmüş yaban eşeği gibi kaçırtan” hatırlatma (zikr) idi. Onlar peş peşe sarsılıp yıkılacakları ve yaman bir hesabın pençesine düşecekleri konusunda uyarılıyorlar. Bu sahne aynı zamanda toplumsal bir altüst oluşla yerlerinden sökülüp atılacakları (devrim) anını da resmediyor. Ki bu Mekke’nin Fethi günü gerçekleşmiştir.

Vicdanı rahat olan kişilik (nefsu’l-mutmainne) bu durumda, sure bütünlüğü içinde isteneni yerine getirerek görevin yapan kişi oluyor. Yani sürekli vurgulanan “malından vererek kendini arındıran (tezkiye) kişilik”, “öksüze ikram eden”, “yoksulu doyurmaya teşvik eden” , “eline geçeni hiçbir sınır tanımadan yedikçe yemeyen”, “malı ve yığmayı sevmeyen” kişilik oluyor.
***
KUR’AN’DA “HAYIR!” SESLERİ (YENİ)

19. ŞUB, 2011

Kur’an’ın nuzül sırasına göre ilk “Hayır!” (Kellâ) veya aynı anlamda “Bilakis, hayır, öyle değil” (Bel) dedikleri acaba nedir?

Bu önemli.

Çünkü ilk neye hayır denmişse esas itiraz da onadır ve en önemli sorun olarak da o görülüyordur.

Kur’an’da nuzül sırasına göre yaklaşık ilk 40 sure boyunca 16 “Hayır!” denilen sure yeri tespit ettim. Sure içlerindeki tekrarları da katarsanız 20’yi geçiyor.

İlk mesajlar boyunca adeta çığlık çığlığa bir itiraz ve hayır sesleri yükseliyor.

Hiç atlamadan sırasıyla dizdim. Altlarda da kısa açıklamalarla izahat yaptım.

Bakın, bunlar nereler.

***

[HAYIR! İnsan zenginliği kendine yeterli görünce tuğyan eder.
Oysa sonunda rabbinedir dönüş.
Bak şu bir kulu içtenlikle yönelirken yasaklamaya kalkana…
HAYIR! Bu yaptıklarına bir son vermezse onu alnından tutup sürükleyeceğiz.
O yalancı, ar damarı çatlamış alnından.
O zaman çağırsın toplanıp durduklarını
Biz de çağıracağız zebanîleri,
HAYIR! Sakın ona boyun eğme, sen secde et ve yaklaş!]
(Alak; 6-14, 15-19)
Kur’an’ın nuzül sırasına göre ilk suresi olan Alak peşpeşe “Hayır!” (Kella!) itirazları ile başlıyor.

Görüldüğü gibi Kur’an’ın nuzül sırasına göre ilk suresi zenginlik ile tuğyan arasında ilişki kurarak başlıyor. Kur’an, ilk sosyal tesbit olarak “zenginliğe” dikkat çekerek başlıyor. İlk olmasının anlamı şu ki sonraki bütün “üsttekileri” niteleyen ayetler bununla ilgilidir: Mal biriktiren (mustağnî) servetiyle azgınlık eder (tuğyan), servetine yaslanarak büyüklenir (mustekbir), emredip yasaklar koyarak zulmeder (zâlim), mülküyle ortak koşar (muşrik), hegemonya kurmaya yeltenir (ceberrut), gururlanır (mağrur), inkar eder (munkir), yok sayar (mulhid)

Demek ki “tuğyan”, kişinin “zenginliğini” kendine yeterli görmesi (mustağnî) ve ardından bu zenginliğe yani mal ve iktidar gücüne dayanarak emir ve yasak (nehy) koymaya başlaması ile oluyor. Buna bir toplumda mal ve iktidar sahiplerinin (üsttekilerin) halk (alttakiler) üzerinde kurduğu “hegemonya” diyoruz. Şu halde Ebu Cehil’in şahsında anlatılmak istenen zenginlerin mustağnîleşerek insanlar üzerinde emir ve yasak (nehy) koymaya kalkması ve böylece haddini aşması (tuğyan) toplumların en önemli sorunu oluyor.

Dikkat ediniz! Mustağnîlere ve bunların tuğyan ve hegemonyasına “Hayır!” (Kella!) diyerek başlıyor bu Kitab.

***

[Tek başına yarattığım o adamı bana bırak
Uzayıp giden mal verdiğim,
Gözünün önünde oğullarıyla,
Nimetimi döşedikçe döşediğim o adamı…
Hala gözü doymuyor; verdiğimden daha fazlasını istiyor.
HAYIR! O ayetlerimize karşı inat etti.
Onu dimdik bir yokuşa süreceğim.]
(Müddesir;11-15)
Rivayete göre burada kastedilen şahıs “Kabe çetesinin” elebaşlarından tefeci bezirgân Velid bin Muğire idi. Hadsiz hesapsız zenginliği vardı. Mekke’den Taif’e kadar uzanan, deve, at ve koyun sürüleri, Taif’in bağ ve bahçeleri, sulak arazileri, bol nakit parası, kendisinin bile hesabını tutamayacak kadar çok serveti vardı. Onun için kendisine Velid bin Muğire el-Vahid (Zenginlikte tek, eşi benzeri olmayan Muğire oğlu Velid) denmekteydi (Razi, Kurtubi, Taberi). Bugünkü tabirle o bir para babasıydı. Onun için ayette “şehrin en zengin tek adamı” olarak anılmasına nazire olarak “tek başına yarattığım” deniliyor.

Uzayıp giden mal (mâlen memdûd), gözünün önünde oğullar (benîne şuhûdâ), onun için döşedikçe döşediğim (mehhedtü lehu temhîdâ) ifadeleri, şehrin bu eşşiz/tek olarak anılan en büyük zenginini tasvir içindir. Kur’an şehrin en büyük zenginini hedef tahtasına oturtmakta ve adeta “İşe buradan başlayacaksınız” demektedir…

Dikkat edeniz! Şehrin en büyük zenginine “Hayır!” (Kella!) diyerek başlıyor bu Kitab.

***

[HAYIR! Ay dile gelsin!
Biten gece dile gelsin!
Ağaran tanyeri dile gelsin!
Hiç şüphesiz o gerçekten büyük bir olaydır!
Bu insanoğluna bir uyarıdır!
İyiyi veya kötüyü seçmek isteyen herkes için bir uyarı!
Her insan kazandığının esiridir.
Ancak iyiyi seçenler cennete girecek.
Oradan suçlulara soracaklar; “Sizi ateşe sokan nedir?”
Şöyle diyecekler: “Biz musalli değildik. Yoksulu doyurmazdık.
Dalanlarla beraber dalanlardık. Din gününü yalan sayardık.
Gerçeğin ta kendisi olan ölüm gelinceye kadar hep böyleydik.]
(Müddesir;32-47)
“Biz musalli değildik, yoksulu doyurmazdık” ayeti bu anlamda, hemen birkaç sure sonraki Maun suresi ışığında düşünülmelidir. Bu durumda mana “Biz aslında musalli idik (salât ederdik) ama bu yoksulu doyurmaya teşvik etmeyen bir salât idi. Onun için de salâtımız yüzümüze çarpıldı ve kabul edilmedi, hiç salât etmemiş durumuna düştük.” şeklinde olur. Çünkü müşrikler Kabe örtüsünü değiştirme, hacılara su dağıtma, içindeki putlarla beraber Kabe etrafında dönme, alkış, ıslık, ayakta durma (kıyam), bir şeyler okuma (kıraat), eğilme (ruku), yere kapanma (secde) gibi ritüelleri yerine getiriyorlar ve bunları yapana da “musallî” diyorlardı. “Vay o musallilere ki yoksulu doyurmaz, yetimi hor görürler. Onların yaptığı salât boştur, gösteriş yapıyorlar.” ne demek anlaşılıyor olmalı.
Dikkat ediniz! Salât ile yoksulu doyurmayı teşvikin (yoksul ile beraber olmanın) arasını ayıranlara “Hayır!” (Kella!) diyerek başlıyor bu Kitab.

***

[Şu halde onlara ne oluyor ki bütün hatırlatmalardan yüz çeviriyorlar?
Sanki aslandan kaçan ürkmüş yaban eşekleri gibiler.
Her biri kendisine özel nama yazılı davetiye istiyor.
HAYIR! Onlar ahiretten korkmuyorlar.
HAYIR! Bu bir hatırlatmadır!
Dileyen onun üzerinde düşünüp öğüt alır.
Allah lâyık görmedikçe de düşünüp öğüt alamazlar.
Düşünüp öğüt alan ise sakınanlardan ve bağışlananlardan olur.]
(Müddesir;45-56)
Daha önce “gözleriyle seni devirecek gibi bakarlar” dendiği gibi, burada da hatırlatmayı (zikr) her duyduklarında “aslandan kaçan ürkmüş yaban eşekleri” benzetmesi yapılıyor.

Allah’a ve ahirete inanan (fakat korkmayan), salât eden, tavaf yapan, hacılara su dağıtan, Kabe’nin örtüsünü değiştiren ve fakat “uzayıp giden mallar”, “gözünün önünde oğullar” ve “döşendikçe döşenmiş nimetler” sahibi olduğu halde “Hala gözü doymayan; daha da fazlasını isteyen” birisi hangi hatırlatma (zikr) sebebiyle aslandan kaçan ürkmüş eşek gibi olur? Hangi hatırlatmayı her duyduğunda sanki gözleriyle devirecekmiş gibi bakar? Düşünün…

Rivayete göre Mekkeli kafirler şöyle derdi: “Her birimize gökten, başlığında “Alemlerin Rabbi’nden falan oğlu filana” hitabı bulunan ve içinde Muhammed’in söylediklerine uymamız gerektiğini emreden bir mektup, sahife veya kitap gelmedikçe inanmayız.” (Razi, İbn Kesir Kurtubi). “Her biri kendisine özel nama yazılı davetiye istiyor.” ifadesi bu iddiaya cevaptı.

Açıktır ki, bu, mal ve oğullar (servet, çevre, nüfuz) sahibi kişinin narsist (kendine hayran) kişiliğini yansıtır. Allah’tan kendine özel davetiye istiyor! “Eşitliğe” yanaşmıyor ve sıradan bir muhatap olmak istemiyor! Sanki Allah’tan kendisine nama yazılı özel hatırlatma (zikr) gelse “aslandan kaçan ürkmüş yaban eşeği” gibi olmayacak?

Ne kadar da tanıdık tuzu kuru bahaneler, değil mi?

Dikkat ediniz! Kendine özel davetiye isteyenlere, eşitliğe yanaşmayanlara; bu hatırlatmayı duyunca aslandan kaçan ürkmüş yaban eşeklerine dönenlere “Hayır” (Kella!) diyerek başlıyor bu Kitab!

***

[HAYIR! Dile gelin kaybolan yıldızlar!
Dile gelin akan gezegenler!
Dile gel ey kararan gece!
Dile gel ey ağaran tanyeri!;
“Bu Kur’an şerefli bir peygamberin sözüdür,
Karakteri sağlam, görkem sahibinin katında saygı değer,
Sözü dinlenen, emin birisidir,
Arkadaşınız cinlerle konuşan (mecnun) değildir.
Onu apaçık ufukta gördü.
Ğayb konusunda cimri değildir.]
(Tekvir;15-25)


Yani: Kırk yıldır aranızda bulunan, kendisiyle arkadaşlık ettiğiniz, düşüp kalktığınız bu öksüz Muhammed’in Allah katında ve aranızda saygıdeğer bir kişiliği vardır; sağlam karakterli, sözü dinlenen, güvenilir, emin birisidir. Bunu böyle olduğunu siz de çok iyi biliyorsunuz. Şu halde ona cinlerden haber getiriyor vs. nasıl diyorsunuz? Bilakis o Allah’ın nefesi, vicdanın ve merhametin dile gelen soylu sesidir!

Muhammed vahiyler alıyor (ğaybtan bilgiler veriyor); fakat onu kâhinlerin kendilerine saklamaları gibi kendine saklamıyor. Hepsini açıklıyor ve bu açıklamalarından dolayı kâhinler gibi ücret istemiyor. Vahiy onun mesleği değil. Bu vahiyleri size kendini zengin etmek için getirmiyor. O bir din tüccarı, iman taciri, umut hırsızı, kâhin, rahip, din adamı veya sihirbaz değil. Allah’tan aldığı ne varsa onu olduğu gibi söyleyen vicdanın sesi o!

Dikkat ediniz! Bilgi cimriliği yapanlara/tekeline alanlara: din baronlarına, mecnûnlara, kâhinlere, sihirbazlara “Hayır!” (Kella!) diyerek başlıyor bu Kitab.

***

[Arınıp temizlenen,
Rabbinin adını hatırlayıp O’na yönelen kurtulacak.
HAYIR! Siz dünya hayatını tercih ediyorsunuz.
Oysa ahirettir daha hayırlı ve sürekli olan…
Bu hatırlatmalar ilkçağların sayfalarından beri yapılıyor.
İbrahim ve Musa’nın sahifelerinden beri…]
(A’la;14-19)
“Dünya hayatını tercih ediyorsunuz…” ifadesi Kur’an bütünlüğü içinde “dünya malına” meylediyorsunuz anlamındadır. Kavmin mülk (servet ve iktidar) sahipleri kastediliyor.

“Arınıp temizlenen kurtulmuştur…” tabiri ise Kur’an bütünlüğü içinde “malından veren” arınıp temizlenir anlamındadır. Bir sonraki surede arınıp temizlenmekten (tezkiye) maksadın ne olduğu aynen böyle tefsir edilir. Üzerinde ihtiyaçtan fazla mal olup ondan rahatsız olanlar ve bundan dolayı da verenler kastediliyor. (bkz. Leyl; 12-21)

“İbrahim ve Musa’nın sahifelerinden beri hatırlatılan…” dan maksadın ne olduğu ise surenin başında cehri ve hafi olan şeklinde ifade edilmişti. Daha geniş olarak aynı ifade (İbrahim ve Musa’nın sahifeleri) ile Necm suresinde açıklanır: “İnsanın emeğinden (sa’y) başka hakkı yoktur!” (bkz. Necm; 33-54 ).

İnsanlıkta temel, kalıcı, sürekli olan, İbrahim ve Musa’nın sahifelerinden beri hatırlatılan gerçekler bunlardı. Fakat “Nimet sahipleri” (uli’n-ni’me) bunlara “eskilerin masalları” der dururlar…

Dikkat ediniz! Dünya hayatına (malına) meyledenlere (meyl=mâl), vermeye yanaşmayarak arınmayanlara, İbrahim ve Musa’nın sahifelerinden beri söylenegelen “İnsanın emeğinden başka hakkı yoktur” ölümsüz ilkesine “Eskilerin masalı” diyenlere “Hayır!” (Kella!) diyerek başladı bu Kitab.

***

[HAYIR! Siz öksüze ikramda bulunmuyorsunuz.
Birbirinizi yoksulu doyurmaya teşvik etmiyorsunuz.
Elinize geçeni hiç bir sınır tanımadan yedikçe yiyorsunuz.
Malı çok seviyorsunuz, yığdıkça daha çok seviyorsunuz.]
(Fecr; 17-20)
Demek ki mesele Allah’a inanmak, salât etmek, oruç tutmak, tavaf etmek, Kabe’nin örtüsünü değiştirmek değildi. Bunların hepbini müşriklerde yapıyordu. Asıl mesele işte bu ayetlerde ortaya konan hususlardı. İlk sure olan Alak’taki “Hayır! İnsanoğlu muhakkak ki tuğyan eder. Zenginliğini kendisine yeterli gördüğü için…” itirazının peşpeşe gelen “Hayır!”lar ile nasıl tefsir edildiğini görün.

Dikkat ediniz! Öksüzü korumayanlara, yoksul ile beraber olmayanlara (doyurmaya teşvik etmeyenlere), yedikçe yiyenlere, malı çok sevenlere, yığdıkça daha çok sevenlere “Hayır!” (Kella!) diyerek başladı bu kitab.
***
[HAYIR! Yeryüzü peş peşe sarsılıp paramparça olduğu zaman,
Rabbin ve güçleri bütün görkemiyle geldiği zaman,
İşte o gün cehennem orta yere konacak.
İnsan o gün hatırlar, ama bu hatırlama neye yarar?
Diyecek ki “Keşke ömrümü boşa harcamasaydım.”
Artık o gün Allah’ın ettiği azabı kimse edemez.
O’nun kıskıvrak bağladığı gibi kimse bağlayamaz…
Ama ey vicdanı rahat olan kişi, sen!
Sen dön Rabbine, sen O’ndan, O senden razı olarak.
Gir kullarımın içine.
Gir cennetime!]
(Fecr; 21-30)
Burada ki hatırlama (zikr) birkaç sure önce (Müddesir) şehrin mal ve iktidar sahiplerini her duyduklarında “gözlerini devirecek gibi baktıran” ve “aslan görmüş yaban eşeği gibi kaçırtan” hatırlatma (zikr) idi. Onlar peş peşe sarsılıp yıkılacakları ve yaman bir hesabın pençesine düşecekleri konusunda uyarılıyorlar. Bu sahne aynı zamanda toplumsal bir altüst oluşla yerlerinden sökülüp atılacakları (devrim) anını da resmediyor. Ki bu Mekke’nin Fethi günü gerçekleşmiştir.

Vicdanı rahat olan kişilik (nefsu’l-mutmainne) bu durumda, sure bütünlüğü içinde isteneni yerine getirerek görevin yapan kişi oluyor. Yani sürekli vurgulanan “malından vererek kendini arındıran (tezkiye) kişilik”, “öksüze ikram eden”, “yoksulu doyurmaya teşvik eden” , “eline geçeni hiçbir sınır tanımadan yedikçe yemeyen”, “malı ve yığmayı sevmeyen” kişilik oluyor.
***
[Bir zenginlik/çoğaltma yarışıdır oyalanıp duruyorsunuz.
Mezarlarınıza girinceye kadar süren bir oyun ve oynaş…
HAYIR! Yakında bileceksiniz.
Kesinlikle HAYIR! Çok yakında bileceksiniz.
HAYIR! Daha derinden bakabilseydiniz,
Ateşe yuvarlanmakta olduğunuzu görürdünüz.
Kendi gözlerinizle onu apaçık göreceksiniz.
O gün her nimetten bizzat sorgulanacaksanız.]

(Tekâsür; 1-8)
Görüldüğü gibi ayetler bir ekonomi-politik eleştiriden ziyade psiko-metafizik eleştiri yapıyor. Ekonomi-politik bir sistemin insan ruhundaki köklerine iniyor. Çünkü insan ruhunda kökleri olmadan hiçbir sistem ayakta duramaz. Mekkî ayetlerin genel özelliği budur zaten. Medine’ye gelince ise sistem vaazı ve kurallar başlar. Ama işin önce insan ruhundaki köklerine inmek ve orayı kurutmak gerektiğinden buradan başlıyor. Zaten bir dinden beklenen de esasında bu değil mi?

Kapitalizm’in kurucu babalarından Adam Smith 1776’da yazdığı “Milletlerin Zenginliği” adlı kitabında Kapitalizmin insan ruhundaki köklerinin bencillik ve aç gözlülük olduğunu söyler. Ve bunun her ne kadar ahlaken bir düşüklük gibi görülse de toplumsal fayda açısından yararlı olduğunu, böylece bencil çıkarları peşinde aç gözlüce koşan insanların piyasayı canlandıracağı ve bu sayede bolluk olacağını söyler.

Madem Kapitalizmin insan ruhundaki kökleri budur, o halde, işe ilk önce buradan başlanmalıdır. Bunun için kapitalizmin panzehiri, Tekâsür suresinde yapıldığı gibi önce psikolojik-metafizik eleştiridir. Bunu es geçen, dahası bu konuda birikimi, donanımı ve dili bulunmayan Marksizm son derece yetersiz ve güdük kalmıştır. Marx’ın ekonomi-politik analiz ve eleştirisi ise yeniden üretilmek kaydıyla iyi bir başlangıçtır.

Dikkat ediniz! Tekâsür (zenginlik yarışı) çılgınlığına kendini kaptırmışlara defalarca “Hayır!” (Kella!) diyerek başladı bu Kitab.
***
[HAYIR! Bu sadece düşünmeye çağıran bir öğüttür.
Kim istekliyse düşünüp öğüt alır
Değerli sayfalardadır bu çağrı; üstün, tertemiz sayfalarda…
Elçilerin elleriyle her yana yayılır; saygıdeğer, kıymetli elçilerin…
Şu kahrolasıca insan ne kadar nankördür.
Hiç düşünmez mi, hangi şeyden yaratılmış?
Allah bir damla sudan yaratır insanı, sonra doğasını belirler.
Sonra yürüyeceği yolu kolaylaştırır.
Sonunda ölüm verir, mezara koyar.
Vakti zamanı gelince de onu yeniden diriltip ortaya çıkarır!]

(Abase; 11-22)
Mustağnîler (zenginliklerini her şeye yeter sanan şehrin ileri gelenleri) kör ve yoksul bir adam geldi diye surat asıp öte tarafa dönüp gidince, onların bu yaptıkları mercek altına alınıyor ve oradan tüm mustağnîlere ders mahiyetinde “ölüm ve mezar” hatırlatılıyor.

Ve denmek isteniyor ki: Bunlar yaşarken yoksullarla aynı mecliste oturmaktan, onlarla eşit hale gelmekten kaçsalar da “en büyük eşitleyici ilke olan ölümden” kaçamayacak, mezara girmekten kurtulamayacaklar. Çünkü yaşarken aynı mecliste bulunmak istemedikleri yoksulla, mezarda aynı toprağın altında yan yana gelecek, eşitlenecekler. İşte o zaman “aynı mecliste oturacaklar” ama iş işten geçmiş olacak!
***
[HAYIR! Gerçek şu ki (insan),
O’nun emrini hiçbir zaman yerine getirmedi.
Bir baksın insan yediklerine,
Nasıl suyu bolca indirmekteyiz,
Sonra toprağı sürüp ekmekteyiz.
Böylece orada nasıl tahıllar yetiştirmekteyiz; üzüm bağları, yonca tarlaları…
Zeytin ağaçları, hurmalıklar…
Yemyeşil ormanlar, meyveler ve çayırlar bitirmekteyiz…
Bütün bunlar hep sizin ve hayvanlarınızın faydalanması için…]

(Abase; 23-32)
Mustağnilere kendi sonları olan ölüm ve mezar hatırlatıldıktan sonra, böbürlendikleri mal ve mülklerinin “tek bir çığlık” ile ellerinden gideceği hatırlatılıyor. Bahçe sahipleri kıssasında anlatılan yok oluş ve helakın tekrar hatırlatılması…

Bu çığlık (sayha) o aşağılayıp durdukları, aynı mecliste oturmak istemedikleri körlerin, ezilenlerin, yoksulların, kimsesizlerin, çaresizlerin “devrim çığlığı” olabileceği gibi, “kıyamet çığlığı” da olabilir. Her ikisi de kükreyerek yükselen “sayha” (çığlık, gürültü) demektir.

Bu nedenle denmek isteniyor ki: Zenginler, elde ettikleri o üzüm bağları, yonca tarlaları, zeytin ağaçları, hurmalıklar, koruluklar, meyveler ve meraları kendi mülkleri sanmasınlar. Bunların hepsini Allah insanlar ve hayvanları için yaratmıştır. Yaratan onlar değildir. Bunları “zenginler arasında dönüp dolanan bir tahakküm aracı (devlet)” haline getirmekle ateşe davetiye çıkarmaktalar…
***
[Kıyamet günü dile gelsin!
Vicdan azabı çeken nefis dile gelsin!
“İnsan kemiklerini tekrar bir araya getiremeyeceğimizi mi sanıyor?
HAYIR! Onu parmak uçlarına kadar yeniden var etmeye kadiriz!”
Fakat insanoğlu önündeki gerçeği inkâra kalkışıyor.
Soruyor: “Şu kıyamet günü ne zaman gelecekmiş?”]

(Kıyamet;1-6)

Görüldüğü gibi burada da “nimet sahipleri” yıkılış ile tehdit ediliyor.

Kur’an’da ayağa kalkış (kıyâmet), diriliş/canlanış (ba’as) ve çıkış/meydana atılış (hurûc), nefes/soluk (sûr), toplanış (haşr) kavramları, daha sembolik okuyuşla bir toplumsal altüst oluş halinin safhalarını da ifade eder. Bu durumda rüzgar (rîh), çığlık (sayha) ve tufan örneğin toplumsal rüzgarın giderek artması, çığlığa dönüşmesi ve tufandan (devrim) sonra toplumun yeniden kuruluşunu ifade eder. Özellikle Mekkî surelerde çokça görülen ve ilginçtir “Mekke’nin fethinden” sonraki ayetlerde pek görülmeyen yıkılış ve helak sahnelerini bu şekilde okumak da mümkündür.

Bu durumda bildiğimiz anlamda “uhrevî” baas, kıyamet, cennet ve cehennem; mezardaki ölülerin dirilmesi, ayağa kalkması, cennete ve cehenneme atılması itikat olurken, “dünyevî” baas, kıyamet, cennet ve cehennem de toplumun üzerinden ölü toprağını atması, uyanması, ayağa kalkması ve ardından ideal toplumun (cennet) kurulması ve zalimlerin cezalandırılması (cehennem) demek olur…

Bu türden ayetleri her iki yüzüyle de okumak mümkündür. Dünyevî yüzüyle okumakla beraber, uhrevî yüzüne de itikat etmek gerekir. Bunun anlamı “Burada olmazsa orada, ergeç olacak bu” manasına gelir…
***
[HAYIR! Kaçacak hiçbir yer yok.
O gün varıp sığınılacak tek yer Rabbindir.
O gün insana yaptığı ve yapmadığı her şey haber verilecek.
Dahası insan mazaret arayıp yaptıklarını gizlemeye çalışsa da…
Bizzat kendi vicdanından kaçamayacak.
Öyleyse aceleye getirip yaptıklarına mazeret arayıp durma.
Çünkü yaptıklarının bir bir anlatılması Bize aittir.
Yaptıklarını bir bir anlattığımızda sen sadece dinle.
Yapıp ettiğin her şeyi açıklamak Bize aittir.]

[Kıyamet;11-19)
Görüldüğü gibi burada mustağnîlerin muhakeme edilirken ne duruma düşeceği canlandırılıyor. Hem Mahkeme-i Suğra (dünyadaki mahkeme/küçük mahkeme), hem de Mahkeme-i Kübra (Ahiretteki mahkeme/büyük mahkeme) önünde müstağnînin (nimet sahibi/mal ve oğul sahibi/bahçe sahibi/sutun sahibi/köşk-kaşane sahibi) hal-i pür melalini resmediyor…
***
[HAYIR! Siz hep şimdi olanı seviyorsunuz.
Sonrayı bırakıyorsunuz.
Bazı yüzler o gün sevinçten parlayacak.
Rablerinden umacaklar.
Bazı yüzler ise o gün mosmor kesilecek.
Belkemiklerini çatırdatacak yaman bir hesabın gelmekte olduğunu anlayacaklar.]

(Kıyamet; 20-25)
“Şimdi olanı (âcile) sevmek” Kur’an bütünlüğü içinde dünya malına, servete, altına düşkünlük demek oluyor. Nitekim aynı kökten gelen kelime Samiri’nin buzağısı anlatılırken de kullanılır. Bu durumda, “süs eşyalarından buzağı (ı’cl) yapmak” süs, altın, para, servet hırsından vazgeçememek ve bunu elde etmek için Firavun’a yaranmak, ona kölece sığınmak, bunun için de onun soğanına, sarımsağına, mercimeğine, yeşilliğine razı olmak demek olur. Nitekim “Onların kalplerine buzağı (ı’cl) içirildi” (Bakara; 2/93) ifadesi bunun esasında kalpte olan/içsel bir durum olduğunu gösterir. Demek ki dışarıdaki put (buzağı) içe içirilmişin/işlemişin; tutkunun, ihtirasın mücessem ifadesi (ıclen cesedâ) oluyor. İşte yukarıdaki bölümde Mekke’li “Samirî”lerin de aynı durumda olduğu ifade ediliyor…

Dikkat ediniz! Şimdi olanı (acile) yani altını, serveti sevenlere “Hayır!” (Kella!) diyerek başladı bu Kitab.
***
[HAYIR! Ne zaman ki can boğaza dayanır…
“Doktor yok mu?” diye bağrışılır…
Ayrılık vaktinin geldiği anlaşılır…
El ayak birbirine dolanır…
İşte o zaman kişi Rabbine gittiğini anlar.
Gel gör ki ne söze inandı, ne yöneldi.
Bilakis yalan dedi, sırt çevirdi.
Hep kibirlendi; tarafı etrafı kendine yeter sandı.
Yazıklar olsun böylesine, yazıklar olsun!]

(Kıyamet; 26-35)

Rivayete göre Hz. Peygamber bir gün Ebu Cehil’in yakasından tutup “Yazıklar olsun sana, yazıklar olsun!” diyerek ona ölümü ve kıyameti hatırlatmıştı. Ebu Cehil de Hz. Peygamber’in elini silkip atarak, “Bırak şu yakamı, sen kiminle konuştuğunu sanıyorsun. Sen de Rabbi’nde bana bir şey yapamaz” diyerek kibirli kibirli adamlarının yanına gitmişti. Bunun üzerine bu ayetler nazil oldu. Hz. Peygamber’in Ebu Cehil ile tartışırken kullandığı “Yazıklar olsun sana, yazıklar olsun” (evlâ leke feevlâ) ifadesi burada aynen ayetleşmiştir (Katade, Kelbi, Mukatil).

Görüldüğü gibi surenin son bölümü ölüm temasını işliyor. Ölüm temasının ilk mesajlar boyunca sürekli hatırlatılması, son ayetlerde “nutfe”, “akıtılan meni” , “pıhtı” vurgularının yapılması ve ardından erkek ve kadın iki eş olarak varedildiğinin söylenmesi oldukça anlamlıdır. Keza vareldilme/yaratma/yapma anlatılırken “fesevvâ” kelimesinin kullanılması da çarpıcıdır: Bu, şekil verdi/eşit kıldı yani kadın ve erkek olarak ayrı ayrı “farklı şekil verdi ve fakat “eşit kıldı demektir.

Ardından son cümlede “Bunu yapan ölüleri diriltemez mi?” diye sorulması ölümün ve eşitliğin birbirini tamamlaması içindir. Çünkü ölüm en büyük eşitleyici ilkedir ve kendini bu eşitlikten ayıran insanlar ölümle tekrar ilk yaratılış anına dönerler. Bu soru aynı zamanda ölü toprağı serpilmiş bir halkın dirilmesi manasında “toplumsal dirilişi” ima ettiği gibi, mezarlarda yatan ölülerin “yeniden dirilişi” manasında itikat ifade eder…

Dikkat ediniz! Tarafına etrafına güvenerek kibirlenenlere “Hayır!” (Kella!) diyerek başladı bu Kitab.
***
[Dedikodu yaparak alay eden herkesin vay haline!
Vay haline o boyuna mal istif ederek sayıp durana!
Sanır ki malı kendisini sonsuza dek yaşatacak.
HAYIR! O yalayıp yutan bir vakuma atılacak.]

(Hümeze; 1-5)
Rivayete göre buradaki eleştirilerin hedefi Umeyye bin Halef’ti. Demek ki bu karakter üzerinden diğer tüm zengin kodamanlar hedef tahtasındadır…

Bu durumda alay edip (humeze) dalga geçme (lumeze) bir zengin küstahlığı olarak ele alınıyor. Mal toplayıp bununla sonsuza kadar yaşacağını zanneden kişinin müstağni kibrini resmeder. Onlar biriktirdikleri bu mallarla yoksullarla alay ederler: “Kursaklarında ekmeğim var”, “Ekmeğini ben veriyorum”, “Züğürtler, baldırı çıplaklar”, “Açlıktan ağızları kokuyor” vb. laflarla küstahlıklarını göstermiş olurlar. İşte hümeze ve lümeze bu türden bir alay, dalga geçme ve dedikodudur.

Dikkat ediniz! Mal yığanlara, dönüp dönüp tekrar sayanlara, yığdıklarına güvenerek yoksularla alay edenlere, dalga geçenlere, yukarıdan bakanlara “Hayır!” (Kella!) diyerek başladı bu Kitab.

***

Kur’an’ın ilk altı yıl boyunca inen surelerinde (yaklaşık ilk 40 sure) “Hayır!” (Kella!) geçen yerleri gördünüz.

Nelere “Hayır!” (Kella!) dendiği apaçık ortada.

Gözler kör olmaz kalplerdir kör olan.

14 Şubat 2011 Pazartesi

Zor zamanlar

Bir ülkeyi yönetmek zor iştir.
Toplumun karmaşık yapısından yükselen ve birbiriyle çelişen talepleri karşılayacaksın, ekonomiyi büyüteceksin, gelir dağılımının adaletsiz olmasını engelleyeceksin, sağlık ve eğitim hizmetlerinin kalitesini yükselteceksin, iletişimi ve ulaşımı dünya standartlarında tutacaksın, yatırımları yapacaksın, vergileri toplayacaksın, asayişi sağlayacaksın, yolsuzlukları önleyeceksin...
Bütün bunları belli bir uyum içinde gerçekleştirmek ciddi bir yetenek ve birikim gerektirir.
Bir de, düşünün, bütün bunları bizimki gibi bir ülkede gerçekleştirirken, “rejimle” ilgili çok büyük sorunları da çözeceksin.
Askerî vesayeti bitireceksin, Kürt sorununu eşit ve kalıcı bir çözüme kavuşturacaksın, Alevilerin dertlerine derman olacaksın, Kıbrıs meselesini aşacaksın, Avrupa Birliği’nin yaşam kalitesini ülkeye getirip, Avrupa ölçülerinde bir demokrasi yerleştireceksin.
AKP, “rejim sorunu” olmayan sıradan bir ülke için bence mükemmel bir iktidar.
Ama mesele “rejim sorunlarına” gelince iktidar zorlanıyor.
Dün Neşe Düzel’in Berat Özipek’le yaptığı muhteşem konuşmayı bence AKP yöneticileri ve teşkilatı kesip başuçlarına asmalı ve her sabah bir kez daha okumalı.
Belki kendilerinin bile farkına varmadığı ya da başkalarının görmediğini sandığı bir kurnazlığı Özipek AKP’nin yüzüne çarpıyor.
Rejimin çarpıklığından kaynaklanan büyük sorunları çözmek “mecburiyetinde” olduğumuz günlerden geçiyoruz.
Çünkü toplumun “rejimle” hesaplaşması başladı ama sonuçlanmadı, bu aşamadaki her gecikme, sorunları daha da büyütecek, bütün ülkeyi ciddi bir belaya sürükleyecek potansiyeli de içinde taşıyor.
Balyoz davasında otuzu muvazzaf general 163 kişiyi tutukladıktan sonra Genelkurmay Başkanı’nın acilen Başbakan’ı ziyaret ettiği ve büyük bir ihtimalle “rahatsızlıklarını” dile getirdiği bir ülkede kimsenin“oyalanma” lüksü yok.
Bu noktada ya “rejimi değiştirecek” keskin adımları atacaksınız ya da rejim sizi “yemek” için kıpırdanacak.
PKK’nın “ateşkes” ilan ederek barışa önemli bir imkân tanıdığı bir dönemde, barışın gereklerini yerine getirmemek de başka büyük bir sorunu yeniden kanlı bir savaşa dönüştürebilecek.
Peki, böyle bir dönemde AKP ne yapıyor?
Saçma sapan tartışmalarla oyalanıyor, gündemi, heykelle, diziyle, içkiyle dolduruyor ve hem kendine, hem de taraftarlarına, bunu “muhafazakâr taban” istediği için yaptığını söylüyor.

“Muhafazakârlar”
 üstüne büyük bir araştırma yapıp kitap yazmış, bütün Anadolu’yu dolaşmış bir akademisyen olan Özipek ise çok açıkça söylüyor:

“Muhafazakârların istediği bu değil, AKP kendi korkularını muhafazakârlara giydiriyor.”

Sorunları çözmekten korkan AKP.
Ama “çözmemesinin” kabahatini muhafazakârların tutuculuğuna atıyor.
Özipek de, “tutucu olan AKP’nin yönetimi, muhafazakârlar değil,” diyor.
Elbette ben Özipek gibi bu konunun uzmanı değilim ama Anadolu’da dolaştığımda, “muhafazakârlarla”konuştuğumda edindiğim izlenimler aynen Özipek’in anlattıklarına denk düşüyor.
Anadolu, değişim istiyor, barış istiyor, dünyaya açılmak istiyor, demokrasi istiyor ve bütün bunları, kendini, canını, malını güvenceye almak için istiyor.
Özipek, “muhafazakârların mallarına el konacağından korktuğunu” söylüyor, bizim devletin böyle “el koymak” gibi bir alışkanlığı ve geleneği var gerçekten.
Anadolu’nun bu büyük korkusuyla, AKP’nin manasız tartışmalarını yan yana koyduğunuzda, rejimin sorunlarını çözmekten çekinen, oyalanan, gereksiz gerginliklerle asıl sorunları saklamaya kalkanın AKP yönetimi olduğunu görüyorsunuz.
AKP, hem sorunları çözmekten korktuğu, hem bu sorunlar onun kapasitesini epeyce aştığı, hem de kendi içinde “rejim yanlıları” olduğu için “gerçek çözümlerden” kaçmaya, askerî vesayete taviz vermeye, barış için gerekli adımları ertelemeye çabalıyor.
Bence büyük bir hata yapıyor.
Arkasında “değişim ve demokrasi” isteyen büyük bir destek var, referandumda “çözüm” için bu halkın yüzde 58’i “evet” dedi.
Buna rağmen bir tek ciddi adım atamıyorsa, bunun suçlusu “muhafazakârlar” değil, bizzat AKP yönetiminin kendisi.
AKP, kimsenin geri adım atma lüksünün olmadığını anlamazsa, bu ülkeye çok zaman kaybettirecek ve kendi geleceğini de tehlikeye atacak.
Bu halk referandumda “değişim istiyorum” diye bağırdı, bir yönetim bu sesi duymayacak kadar sağırlaşırsa, alarm zillerinin sesini de duyamaz.
Şu anda da duymuyor zaten.
Onun için kulağı duyan herkes, AKP’ye “sen de kulaklarını aç” diye sesleniyor.

İTİRAFLAR İFTİRALARDAN HAYIRLIDIR!.

Malum, İslam, imparatorluk saraylarında, Bizans ve İran’ın ilim, irfan, felsefe ve sanat merkezi haline gelmiş “medeni” şehirlerinde değil, çölün ortasında zuhur etti. Dünya iki süper gücün (Bizans ve İran) amansız mücadelesine tanıklık ediyordu, deyim yerindeyse filler tepinirken karıncaların ezildiği bir zaman dilimiydi. İnsani değerlerin yitirildiği, manevi-ahlaki değerler manzumesinin insan hayatından bütünüyle çekildiği, köleciliğin, mülkiyet-perestliğin, çokluk yarışının (tekasür), fuhşun ayyuka çıktığı, orman kanununun genel-geçer kabul gördüğü, dolayısıyla akıl ve vicdan sahibi bir avuç insanın bütün ümitlerini kaybetmek üzere olduğu bir sırada Yaratıcı Kudret tekrar devreye girdi ve Abdullah`ın yetimi Hira`da derin düşünceler içerisinde uykuya dalmışken ürpertici bir ses duydu: "Oku! Yaratan Rabbinin adıyla…” (96/1-5).

Bundan sonrası oldukça ilginç. Tarihin son “devrimci çoban”ı, Kureyş’in karşısına çıktı ve üç yüz altmış putun tümüne birden “Lâ” dedi. Değişmeyen yasa (sünnetullah) gereği kendisine “el-Emin” diyenler tarafından yalanlandı, bir ömür birlikte yaşadığı insanlardan düşmanlık gördü, yurdundan sürüldü. Medine’de kurduğu Selam Yurdu’nda on yıl boyunca insanlar arasında adaletle hükmetti, eşit şekilde bölüştürdü. Öldüğünde ne parası-pulu ne de malı-mülkü vardı. Ardında taş, tahta, deri ve kemik parçaları üzerine yazılmış bir kitap ve hafızalara kazınmış canlı bir örneklik bıraktı sadece. Onun bıraktığı yerden devam eden ilk nesil Müslümanlar, on yıllarla ifade edilebilecek kısa bir süre içinde doğuda İndüs Nehri’nden batıda Atlantik Okyanusu’na kadar milyonlarca insanı İslam’a kazandırdılar. Çölün çobanları, Fars İmparatorluğu’na son verirken Bizans’ı da küçük bir alana hapsettiler. “Oku” ile başlayan ve “Fetih” ile noktalanan bir süreçti bu.

Devrimler ve medeniyetler de tıpkı diğer canlılar gibidir; doğar, büyür ve ölürler. Nitekim kitaba mirasçı olanlar, süreç içerisinde araçları amaç haline getirdiler, yozlaştılar ve dünyevileştiler. İnsani değerlerin ikamesi, kölelerin özgürlüğü, insanlığın birliği, adaletin tesisi için savaşan seleflerinin aksine aynı kitabı kullanarak yeni saraylar inşa ettiler, gelişmiş sömürü düzenleri kurdular. Mazlumların çocukları zalimlere dönüşüverdiler. Diğerleriyle kendi arasında farklılık oluşturmamış, üç gece arka arkaya buğday ekmeğiyle karnı doymamış (Müslim, Kitabu’z-Zühd ve’r-Rikak, 2970), üstelik meteliksiz ölmüş bir peygamberin ümmeti, zalim de olsa otoriteye itaati, siyasi cinayetleri (siyaseten katl), kölelik fıkhını ve sınıf çelişkisini “gelenek” haline getirdi. Hulâsa, tarihin bu en büyük adalet, eşitlik ve özgürlük mirasını, bozuk para gibi harcaya harcaya bugünlere geldik.

İşler mecrasından çıkmaya, taşlar yerinden oynamaya görsün, bir daha yerine oturtamazsınız. Nitekim Müslümanlar, peygamberlerinin öngörüsünü doğruladılar; kendilerinden önceki ümmetlerin yoluna arşını arşınına, karışı karışına uydular (Müslim) ve yetmiş üç fırkaya -ki, çokluktan kinayedir- ayrıldılar (Tirmizi, İbn-i Mace, Ebu Davud). Şimdilerde herkes kendi yanındakiyle ferahlıyor. Tipik kendini kandırma, at gözlüğü takma, yalana müracaat, sabit tarihi gerçeklerin üzerini örtme ve vicdandan kaçış halleri.

İtiraflar iftiralardan hayırlıdır! Kim ne söylerse söylesin, doğru ile yanlışın sağlaması yaşananlardan başkası değil. “Onlar kendi aralarında işlerini parçaladılar…” (23/53). Anlam oldukça geniş; ancak kısaca ifade edecek olursak: Kimi servet ve riyaset bataklığına sürüklendi, kimi şehvet ve şöhretinin esiri oldu. Devlet kurma hayallerinin peşine düşenler, sistemi içeriden dönüştürme sevdasına kapılanlar, meseleyi Filistin ve başörtüsü sorununa indirgeyenler, her şeyi mal-mülkle ilişkilendirenler… Paramparça, bölük pörçük, yarım yamalak…

Emr, “iş, durum, güç, irade” demektir ve bu genel ifade fiillerin ve sözlerin tümünü içine alır (Rağıp; el-Müfredat, E-m-r md). Ayeti tekrar okuyalım: "Onlar kendi aralarında “emr”lerini/işlerini, durumlarını, güçlerini, iradelerini, gündemlerini, söylemlerini parçaladılar. Her hizip kendi yanındakiyle ferahlamaktadır" (23/53). Hiç şüphesiz bu kınama, diğer ümmetlerin yanı sıra İslam`ın bugüne kadar uzanan tüm takipçilerini de içine alıyor ve çağımızda İslam Dünyası’nın kendi arasında içine düştüğü uyuşmazlığa işaret ediyor. Herkesin kendi kafasına göre sorun tespit ettiği, gündem belirlediği, söylem geliştirdiği ve tedrici metottan uzak pratikler ürettiği bir kargaşa ortamı...

Daha önce de ifade etmiştim, herkes kendini olumlu karelerin içine yerleştirmenin peşinde. Oysa yasa gayet açık: İhtilaf tefrikayı, tefrika da zilleti doğurur. Yani temel sapma ihtilafla başlıyor. Peki, ihtilafın temelinde yatan şey ne? Kur’an bunu şu şekilde ifade ediyor: "Kendilerine ilim geldikten sonra aralarındaki azgınlık ve ihtirastan dolayı ihtilafa düştüler. Muhakkak ki, Rabbin ihtilafa düştükleri şey hakkında kıyamet günü aralarında hüküm verecektir" (45/17). Demek oluyor ki, kim ne derse desin herkes o veya bu nedenle, şu veya bu şekilde işi kendine yontmak ve parsayı toplamak istiyor.

Bir noktanın altını önemle çizmekte yarar var. Bugün bizim konuştuklarımız, yazdıklarımız, çizdiklerimiz, taş çatlasa üç-beş bin kişinin kendi arasında dönüp dolaşan mevzulardan ibaret. Acı ama gerçek! Yaşadığımız toplum, moderniteyi dayatan, laikçi, çok-tanrılı, kapitalist sistemin kuşatması altında bizim ne dediğimizden, neye iman edip neyi inkâr ettiğimizden dahi genel anlamda habersiz bulunuyor. Dolayısıyla bize bir kuşatıcı bir ses lazım. Bütün sorunların çözümünü bünyesinde barındıran, insanlığın sorunlarını büyük bir daire içinde toplayan, bir başka ifadeyle kendi içinde tevhid eden, bir soruna eğilirken diğerine bigâne kalmayan güçlü bir ses. Biz bu sesi, İbrahim’in ve ona tabi olanların örnekliğinde buluyoruz: "Gerçekten İbrahim`de ve ona uyanlarda sizin için güzel bir örnek vardır. Onlar kendi toplumlarına şöyle seslenmişlerdi: Kesinlikle biz sizden de Allah`tan başka bütün o taptıklarınızdan da uzağız. Sizin inandığınız her şeyi inkâr ediyoruz. Sizinle bizim aramızda, Tek Allah`a inanacağınız zamana kadar sürecek bir düşmanlık ve nefret vardır!” (60/4).

Ali Şeriati’nin ifadesiyle tarihin bu en yaşlı put kırıcısı (İbrahim), ona tabi olanlarla birlikte tek kelime söylemişti: ALLAH! Bütün sorunların çözümü; ahlaksızlığın, köleliğin, sömürünün, zor ve baskının, açlığın, yoksulluğun, sefaletin, işsizliğin, aşsızlığın, eşsizliğin yegâne panzehiri: ALLAH! Kanaatimce bu söylemin peygamberin hayatındaki karşılığı Kâbe yürüyüşü, dolayısıyla Kâfirun Suresi’dir. Nitekim Kur’an’a baktığımızda tüm peygamberlerin şehirlerin ana merkezlerinde Tevhid`i ilan ve Allah`a çağrı noktasında açık bir deklarasyon ve davette bulunduklarını, ahlaksızlık, sömürü, kölelik, baskı-dayatma, sahiplenme, mülkiyet-perestlik, ölçü ve tartıda yolsuzluk gibi toplum içerisindeki her türlü yozlaşmayı yine Tevhid ekseninde gündeme getirdiklerini görüyoruz (bkz. Hz. Nuh, 7/59-64; Hz. Hud, 7/65-72; Hz. Salih, 7/73-79; Hz. Lut, 26/160-175; Hz. Şuayb, 7/85-93; Hz. İbrahim, 37/83-99; Hz. Musa ve Hz. Harun, 20/43-56; Hz. İsa, 3/52-54; Ashab-ı Kehf, 18/14-16; Karye Ashabı, 36/13-30).

Hiç kimse kusura bakmasın, Müslümanların ilahı birdir, O’nun adı da ALLAH’tır. Bu coğrafyanın insanı böyle bilir, böyle inanır, böyle düşünür, böyle yaşar, hepsinden de önemlisi böyle isyan eder. Bu toprakların moral motivasyonu budur. Ya ALLAH diyeceksiniz ya da kendinize başka pazar arayacaksınız. Ne demek istediğimi anlamakta zorlanan varsa, Tahrir Meydanı’nda tazyikli suyun önüne geçip tekbir alan ve namaza duran adama baksın.

Bu noktada Karye Ashabı’nı da gündeme getirmekte yarar var. Ya-Sin Suresi 13-30. ayetlerde anlatılan kıssa, gerçek anlamda nitelikli üç kişinin toplumun gündemini nasıl değiştirdiğini anlatıyor. Bu bakımdan kıssa, niteliğin nicelik karşısındaki gücünü göstermesi bakımından tam anlamıyla ibret verici. Bir yerleşim merkezinde üç kişi tüm toplumun gündemini değiştiriyor; tartışmalar, bağıranlar çağıranlar, ölenler, kalanlar... İşte bu, tek kelimelik kuşatıcı söylemin toplumda meydana getirdiği dalgalanmadır ve koca toplumda buna sebebiyet veren topu topu üç kişidir; nitelikli üç kişi. Hal böyle iken vatandaş hariçten gazel okuyor. Oturduğu yerden Tunus’u, Mısır’ı değerlendiriyor. Üstelik bunu yaparken ayetler arasında geziniyor, ince akıl oyunlarıyla “hokus-pokus” yaparak meseleyi getirip kendi parsellediği soruna dayandırıyor. Deyim yerindeyse sloganik cümleler kurarak sihirbazlık mesleği icra ediyor.

Bu bakımdan Ya-Sin Suresi’nde sözü edilen yerleşim merkezine gönderilen elçiler, şehrin öbür ucundan koşarak gelen adam, Ashab-ı Uhdud, Ashab-ı Kehf ve Firavun`un sihirbazları gibi Kur`an`da anlatılan olumlu örnekler, Ebu Zer, Ammar b. Yasir, Bilal ve Habbab b. Eret gibi kendilerinden sıkça söz ettiğimiz -ki, saydığım isimlerin hepsi de mustaz’aftılar- örnek sahabeler, bugün çenebazların sohbet malzemesi olmuş, dolayısıyla birer örneklik olmaktan çıkarak “efsanevi” şahsiyetler haline gelmiş bulunuyorlar. Oysa bunların hepsi insanlık bilincine sahip, fiilen anlam arayışı içerisinde olan, inandıkları değerler uğruna işkencelerden geçmiş, bir başka ifadeyle bedel ödemiş kimselerdi. Şehrin öbür ucundan koşarak gelen adamı şehadete götüren, Ashab`ı Uhdud`u ateş çukurlarına attıran, Ashab`ı Kehf`i dağlara çıkaran, Firavun`un sihirbazlarını idam karşılığında korkusuzca imana sürükleyen, Bilal`i kızgın kumlara yatıran, Ebu Zer`i Rebeze`ye sürdüren sahip oldukları bu bilinç ve anlam arayışından başkası değildi.

Bugüne gelelim. Ne yazık ki, “Günümüz Müslümanı” kendini değiştirme çabasından, insani bir bilinçten, fiili bir anlam arayışından, dolayısıyla uğruna öleceği değerlerden yoksun bulunuyor. Eğer aksi olsaydı bu düşünceler onu Safa Tepesi’nden önce Hira’ya götürürdü. “Hira” ifadesiyle burada sufice kendi içimize dönmeyi kast etmiyorum; zira Hira, salt bir biçimde içe dönüşün yaşandığı bir mekân değil, peygamberin dünyaya, tarihe, topluma ve olaylara tepeden bir bütün olarak baktığı, bunun yanında düşüncelerini arındırdığı ve kendini yeniden anlamlandırdığı yerdir.

İlginçtir, Musa Sina’da, İsa Zeytin Dağı’nda, Muhammed ise Hira’da vahye muhatap oldu. Anlam arayışları onları yalnızlığa itti. Vitrinde değil, gözlerden ırak dağ başlarında aydınlandılar. Tamamen arındıkları yer ve zamanda Yaratıcı Kudret onların kalplerinde tecelli etti. Bir çoban, bir marangoz ve bir kervan refakatçisi (aslında üçü de çoban)… Biri Firavun’un Sarayı’na, diğeri Süleyman Mabedi’ne, öbürü ise Daru’n-Nedve’ye koştu. Deyim yerindeyse tarihi çobanlar yazdı, âlimlere, filozoflara, entelektüellere, tarihçilere, şairlere ve sanatkârlara da “yorum yapmak” düştü. Bu işin yasası böyle: Yapan yapar, yapamayan yorumcu olur!

Nefsini, dolayısıyla zihnini ve düşüncelerini arındıran, varlığı, eşyayı, insanı, tarihi ve toplumu doğru anlamlandıran, ALLAH diyen kurtuldu; nefsini kirletip karanlığa gömen, servet, riyaset, şehvet ve şöhret bataklığına saplanan, cehalet içerisinde hemen her meseleye kör bakan, varlığın, eşyanın, insanın, tarihin ve toplumun derinliklerine nüfuz edemeyen hüsrana uğradı.

Bu bağlamda peygamberin mücadelesi iki ayrı hicretin neticesinde başarıya ulaşmıştır. Bir başka ifadeyle onun başarısı iki hicretin ürünüdür. Meselenin doğru anlaşılabilmesi için öncelikle hicret kavramı üzerinde durmakta yarar var. Malum, diğer tüm kavramlar gibi hicret kavramına da çeşitli anlamlar yüklenmiştir. Birincisi, Müslümanların tehlikeli bir yerden güvenli bir yere göç etmeleridir (örn. Habeşistan hicreti). İkincisi, cahiliyenin hüküm sürdüğü bir yerden İslam’ın esaslarına göre yaşamanın mümkün olduğu bir başka yere göç etmektir (Medine hicreti). Üçün cüsü, gayri meşru tutum ve davranışların terk edilmesi, dolayısıyla manevi anlamda Allah’a hicrettir (“Muhacir, Allah’ın yasakladığı şeyleri terk eden kimsedir” Buhari, Kitabu’l-İman, 10). Ancak bütün bunların yanı sıra hicretin bir başka anlamı daha vardır ki, o da bir çeşit insandan başka bir çeşit insana geçiştir. Yani şu an olduğumuzdan daha başka bir insan olmak (Ali Şeriati; Muhammed’i Tanıyalım).

Bu anlamda hicret, bir yerden başka bir yere göçle sınırlı değildir. Dolayısıyla bu, düşünsel ve pratik açıdan dönüşümü öngören bir hicrettir. İşte peygamberin Hira’ya çıkışı ve Medine’ye gidişi bu anlamı ihtiva eder. O, Hira’ya çıktığında zihinsel olarak toplumdan ayrılmış, kendini yeniden şekillendirmişti. Nitekim Hira’da “Yaratan Rabbinin adına” nasıl okunacağını öğrendi. Medine’ye gittiğinde ise cahiliyenin baskısı altındaki Müslüman topluluğu Kureyş kimliğinden arındırdı, özgür bir ortamda yeniden şekillendirdi, adam etti. İnsani ilişkileri baştan aşağıya yeniden düzenledi, çitleri yıktı, hayatı ortaklaşa yaşamayı fiilen öğretti (musahiplik uygulaması).

Peki, ya bugün? Vah benim Müslüman’ım. Hicret edeceği ne bir Hira’sı var ne de bir Medine’si. Uzun lafın kısası roller değişmiş durumda. Hira’ya çıkmadan Safa’ya koşanlar, kendilerini değiştirmeden toplumu değiştirmeye kalkışanlar, geceyi Allah’a havale edip gündüzü sahiplenenler, entelektüel gevezelikler, felsefi şarlatanlıklar, kelime oyunları…

O halde “Günümüz Müslümanı”na son bir soru: "İman edenler için, Allah`ın zikri ve kendilerine indirilen hakikat karşısında kalplerinin korkuyla yumuşama ZAMANI GELMEDİ Mİ? Onlar bundan önce kendilerine kitap verilen, sonra bunun üzerinden uzun bir zaman geçmesiyle birlikte kalpleri katılaşanlar gibi olmasınlar. Zira onların çoğu yoldan çıkmış kimselerdi." (57/16).

Hadi canım sen de, “Kur’an’cı” söylemler bunlar(!)...

Selam ve dua ile…

13 Şubat 2011 Pazar

Yok böyle din! Sınanan Defne değil Biziz...

Asıl derdimi öyküdeki babaya söyleteyim: Babasıyla gece namaza kalkmış bir delikanlı, komşu evlerin ışıklarının yanmadığını görünce, “Şunlara bak baba, namaza kalkmamışlar!” der.

Baba mahzun olur: “Ah evladım, böyle diyeceğine namaza kalkmasaydın keşke.”

Bir de şöyle bir öykü bilirim: Bir sarhoşun Mevlânâ’nın dergâhına girip patavatsızlık etmesi üzerine, müridler sarhoşu tartaklar. Mevlânâ ise müridlere çıkışır: “Şarabı o içmiş ama siz sarhoş olmuşsunuz.”

Şarapçının niye sarhoş olduğu ilgilendirmez müridi; sarhoşa nasıl davranacağı ilgilendirir. Müridin sarhoşa kabalık yapmaması, sarhoşun müride kabalık yapmamasından önceliklidir. Bu önceliği bilmezsek, ömrümüzü başkalarını ayıplamak gibi affedilmez bir ayıba harcarız. Şarapçının sarhoşluğu geçer ama başkasının ayıplarını sayarken kendini ayıpsız bilme sarhoşluğu geçmez.

Kur’ân’ın Karun, Firavun, Nemrud, Ebu Leheb, Câlut gibi kötülük tiplerini ısrarla hatırlatması, içimizdeki sapma dinamiklerini hatırlatmak adınadır. Başkalarını ayıplayarak içimizdeki ayıpları unutturmak için değildir. Kur’ân başkalarını etiketlemeye değil kendimizi sorgulamaya çağırır: “Firavun’u firavunlaştıran benlik sende de var!” demeye getirir. “Karun’u Karunlaştıran kibre ve gurura sen uzak dur!” diye uyarır. Karun ölmüştür ama Karunlaşma tehlikesi yaşamaktadır. Tebbet Sûresi’nde “Kurusun iki eli Ebu Leheb’in” derken, elimizde olanların bizi de “Ebu Lehebleştirme” tehlikesine dikkat çeker: “Malın ve kazancın seni de helak edebilir.” Maksat, Ebu Leheb diye birini çekiştirmek, çekiştirmemizi istemek değildir.

Aldananları görmek, aldanabileceğini gösterir insana. Kendisi gibi insanların da aldanabildiğini görünce, aldananlara “oh olsun!” demeden önce kendisinin de aldanabileceğini hatırlayıp “eyvah!” diyebilmek kulca bir titreyiştir. Başkalarının kötülüğünü ağzında çoğaltarak kendini temize çekmek ise kulluk değildir. Kendi dindarlığını yücelterek günahkârları aşağılamak ise dindar bir insanın işi değildir. Yoktur böyle dindarlık.

Dergâhta sınanan sarhoş değil müridlerdir. Şimdi sınanan ise Defne değil, biziz! Defne hakkındaki sözlerimiz Defne’ye bir şey kazandırmaz da kaybettirmez de. Kaybedeceği olan biziz. Bu sınavda kaybetmezsek, ölü Defne’yi olmasa da, yaşayan Defneleri kazanabiliriz. Hem belki “Defne’nin ölümü”nden aldığımız dersle, yaşayan Defnelerin “ölü kalpleri”ni diriltiriz.

Öbür türlüsü kolaycılıktır; konfor sunar aklımıza. Klişe ile çözeriz her çelişkimizi. Sloganla yükseltiriz sesimizi. Sustururuz. Dine yaslanma keyfini yaşatırız nefsimize. Çakırkeyf oluruz biraz da. Hafif sarhoş… Değil mi?

Balyoz ve generaller

Bizde ordu yıllarca bir diktatör gibi davrandı.

Bir kişi değil ama bir “kurum” iktidarın sahibiydi, silah zoruyla elde edilen bu iktidarı sürdürmeyi de çok doğal buluyordu.

Generaller, halkı da, halkın oylarıyla seçilen parlamentoyu da fütursuzca aşağılıyordu.

28 Şubat’ı hatırlıyorum.

Genelkurmay İkinci Başkanı ile onun, rütbesinden çok daha fazla bir yetkiye sahip yardımcısının halleri hâlâ gözümün önünde.

Bir telefonlarıyla gazete patronlarını titretiyorlardı.

Bütün devlet bürokrasisini Genelkurmay’da toplayıp brifingler yapıyorlardı.

Bir genelkurmay başkanı, “28 Şubat, bin yıl sürecek” diyebiliyordu.

Seçimle işbaşına gelmiş başbakana gazetecilerin önünde “pezevenk” diyen generali terfi ettiriyorlardı.

Faili meçhul cinayetleri kimse soruşturamıyordu.

Banka yolsuzlukları gırla gidiyordu.


“Darbe yapmanın” hiçbir tehlikesi olmadığına, hatta darbe hazırlıklarının generallerin “asli görevleri” arasında bulunduğuna inanıyorlardı.

AKP iktidara geldikten sonra da bu inançlarını ve alışkanlıklarını sürdürdüler.

Toplumu yok farz ettikleri için toplumdaki değişiklikleri de algılayamıyorlardı.

Dünyaya ise gözleri tümden kapalıydı.

Bir tek Amerika’yı biliyorlardı ve Soğuk Savaş döneminde Türkiye’deki orduyu destekleyen, darbelerine yeşil ışık yakan Amerika’nın da değişmeyeceğine, hep aynı kalacağına inançları tamdı.

Bu kör inançla darbe hazırlıklarını hep sürdürdüler.

Korkacakları bir şey yoktu, kim darbe hazırlığı yapan bir generali yakalamaya ya da yargılamaya cesaret edebilirdi ki?

Yöneticilerinin eşlerinin başörtülü olması AKP’nin devrilmesi için yeterli sebepti onların gözünde ama bunu açıkça söyleyemedikleri için darbeye bir zemin hazırlayacak “kaosu” yaratmak için ellerinin altında hazır planlar olsun istiyorlardı.

Hazırladıkları planlar insafsızca vahşiydi.

Cinayetler, bombalamalar, suikastlar...

Kendi kudretlerinden ve dokunulmazlıklarından o kadar emindiler ki sadece sivillere karşı değil, darbeye katılmayan üstlerine bile şımarıkça davranabiliyorlardı; Balyoz sanıklarından bir generalin televizyondaki konuşmasını hiç unutmadım, genelkurmay başkanının kendisine “darbe mi hazırlıyorsun” diye sorduğunu, kendisinin de “biraz saygısızca” cevap verdiğini övünerek anlatıyordu.

Bu pervasızlığın, fütursuzluğun, şımarıklığın nedeni ise o “dokunulmazlık” inancıydı, bugüne dek hiçbir darbenin yargılanmamasıydı.

Zaten bu inanç yüzünden yakın tarihlere kadar darbe hazırlıklarını sürdürmekten, planlar hazırlamaktan vazgeçmediler.

Ölüm listeleri yaptılar.

Darbe histerisine öyle kapılmışlardı ki hayatın değiştiğini, Türkiye’nin değiştiğini, Amerika’nın değiştiğini, dünyanın değiştiğini bir türlü algılayamıyorlardı, kafalarını darbe planlarından kaldırıp çevrelerine bakmak hiç akıllarına gelmiyordu.

Onlar darbeler için planlar yaparken, örgütler kurarken, silahları oraya buraya gömerken, ölüm listelerine girecek isimleri saptarken hayat yanlarından geçip gitti.

Sadece Türkiye değil, ordunun kendisi de değişti.

Bu darbe planlarından, “kaos” yaratma isteklerinden, cinayet girişimlerinden hoşlanmayan, Türkiye’nin bir kaosa yuvarlanmasını istemeyen, bir iki generalin ihtirası nedeniyle ülkenin bir bataklığa itilmesine karşı çıkan bir başka anlayış da oluştu ordunun içinde.

Ve bu yeni anlayışın sahipleri, bu planları kamuoyunun önüne koydular.

Hep birlikte, dehşete kapılarak okuduk belgeleri.

Şimdi darbeciler ilk kez yargılanıyor.

Emekli kuvvet komutanları, hâlâ görevde olan korgeneraller tutuklanıyor.

Balyoz davası, bizim ordudaki “darbekoliklere” artık bu dönemin kapandığını sarsıcı bir biçimde anlatıyor, bundan sonra aklından darbeyi geçiren, demir parmaklıkları da düşünmek zorunda.

27 Nisan muhtırasına karşı 22 temmuzda AKP’ye verilen oyların, 12 Eylül referandumunda çıkan yüzde 58’lik “evet” oyunun, bir tür “sandıkta gerçekleşen halk ayaklanması” olduğunu anlamamanın, bugünlerin geleceğini görmemenin bedelini ödüyorlar şimdi.

Keşke ne darbeye tevessül etselerdi, ne de bu yaşta hapishaneyi görselerdi.

Ama Türkiye’nin bu darbe alışkanlığını bitirmesi, askerî vesayeti sona erdirmesi, yeni bir dönemi başlatması, Mısır halkının ayaklandığı bir çağda gerçek demokrasiyi ülkeye yerleştirmesi gerekiyor.

Umarım, bu son olur, darbeyle “kaplan” olunamayacağını, bir asker için en onurlu işin gerçek mesleğini yapmak olduğunu anlarlar.

Ne içimiz öfkeyle dolu bir halde ölüm listeleri okuruz bir daha, ne de yaşlı başlı adamların hapishaneye gidişini izleriz.

12 Şubat 2011 Cumartesi

Bu Belde´nin buzağısı

Yaşadığımız İslam, âlemlerin rahmetinin vahiy yoluyla getirdiği İslam değil; “İslam, İslam olmaktan çıktı. Ben bile tanıyamaz oldum.” (İmam Ali)
Âlemlere rahmet olanın ardından yürüyen "zahmet" toplumuna…
Rahmet ve zahmet arasındaki ince çizgide geçen binlerce yıllık hezeyan ve mutlak anlamda mevcut çelişkilere hapsedilmiş bir din algısı...
Kur’an’ın iki yolundan bahsediyorum;
Biri Meymene, bir diğeri Meş’eme…
Yani; sarp yolun yolcuları ve orta yolcular/kolaycılar…
Allah’ın toplum vicdanına sunduğu yüce kitabı Kur’an’ı Kerim’in Beled Suresinde geçen bu iki ayrım; varlık âlemindeki ana çelişkinin farklı bir tarzda dışavurumu gibidir.
Kur’an’ın Bakara suresinin 30. Ayetinde kullanılan “fesad” ifadesi bu noktada önemli bir açılım sunmaktadır;
Hani Rabbin sizin için anlamı olmayan bir zamanda meleklere; Ben yeryüzüne bir halife tayin edeceğim! demişti. Bunun üzerine melekler; Ya Rabbi, sen yeryüzünü ifsad edip kan dökmekte olan birini mi halifeleştireceksin, hele ki biz seni takdis edip tenzih ediyor iken. Bunun üzerine Allah; Ben sizin bilmediklerinizi bilmeye yeterliyim dedi… (Bakara Suresi 30. Ayet)
Fesad; f-s-d kökünden gelen; bir şeyin az ya da çok, halkedilen ölçüden çıkmasıdır. Beden, nefs ve eşyanın istikametinden çıkması yönünde kullanılan bir kelimedir.
Yani köken olarak; ölçü dışına taşmak, bu yolla ihtilaf üretmek olarak düşünülebilir. Ki din dilinde ihtilafları tanımlarken kullanılan kavramların çoğunluğu; aynı zamanda “mülke işaret etmektedir.”
Mülkiyet/Şecer; yeryüzünün ifsadı/ölçüsünün bozulması ve kan dökmenin temel nedeni haline getirilebilecek bir unsurdur. Bu, daha evvelki makalelerimde bahsettiğim; “Melikleşme” (Bkz. Şirk Melikleri) arzusunun ürettiği, yani mülke hükmederek esasında topluma hükmetme psikolojisinin ürettiği bir sonuçtur.
Beled Suresinde de bu mesele çok özel bir tonda dile getirilir;
Bu Belde’ye kasem ederim ki. Ve sen bu beldede oturmaktasın. Ve Babalar ile oğullara… Biz zorluk içinde bir insan yarattık. O kendisine güç yetirilemez mi sanır? Der ki; yığınlarca malı helak ettim. O’nu gören olmadı mı sanır? Biz O’na iki göz vermedik mi? Bir dil ve iki dudak! Ve iki belirgin yolu göstermedik mi? Fakat Akabe’yi aşamadı! Akabe’yi sana bildiren nedir? Boyunduruk altına alınanları özgürlüğüne kavuşturmaktır. Ve ya açlık, darlık, perişanlık gününde doyurmaktır o… Yakınlık duyulan bir yetimi. Veya toprağa düşmüş bir fakiri, yoksulu, iş göremeyeni… Ve tüm bunları yaparken, iman edenler arasında sabrı/kararlılığı ve merhameti önerenlerden olmaktır o. İşte bunlar Ashab’ı Meymenet’tir. Ayetlerimizi inkâr edenler ise Meş’emet ehlinin ta kendisidir. Üzerlerine sımsıkı kapatılmış bir ateş vardır. (Beled Suresi 1-20)
Sure, bazı fiillerin yaşandığı beldeyi şahit tutar. Ve Allah elçisine; “Sen de buradasın/bu olayları görüyorsun” diye hitap ederek devam eder. İnsandaki genel müşkülattanbahsederek esas hedefine yaklaşır; Meş’emet…
Meş’emet ashabı bu surede; mal biriktiren, biriktirdiği mal nedeni ile toplumun can damarını kesen (helak), afyon din uyduran ve bu yolla insanların bu filleri algılayamamasını sağlayan, kendisini beşerden (derisi üstünde kıl biten) ayıran “akıl ve idrak” fonksiyonuna rağmen, bu ifsad eylemleri içinde bulunan kimselerdir.Meymene ise, malı infak eden, boyunduruk altında tutulanları özgürleştiren, fakirlikle ve yoksullukla mücadele eden kişi ve topluluklardır.
İlginç olanı ise; “Üzerlerine sımsıkı kapatılmış bir ateş vardır” ayetidir. Çünkü süreklilik arz eden bu ifade; şu an kapatılmıştır ve kapatılacaktır biçiminde bir yaklaşım ortaya koyarak; mal biriktirenlerin yoğunlaştığı sermaye toplumlarını “cehennem” olarak tanımlar…
Yani; mal yüzünden ifsad edenler (Bakara 30), şecer’den nemalananların ürettiği toplum; sınıflı toplum/cehennemdir.
Bu mesellere yakın veriler; Musa kavminin altın buzağı edinmesi ile ilgili kıssada da sunulur. Ayetlerde “altın buzağıyı ilah edinme’’ gibi bir ibare yoktur. Böğürebilen ve süs eşyalarından yapılmış bir buzağı edinme vardır.
Böğürme olarak çevrilen “huvar” kelimesi; “avlamak için aldatmak” manasındadır. Özellikle hayvan avlamak için kullanılan kekliklerin oyununa işaret eder…
Yani, aldatmak üzere üretilmiş bir meta algısı…
Beled suresi, evrenselliğini korumaktadır. Bakara 30 ve diğerleri de öyle…
Halen daha “Âdemleşememiş”, mal için kan döken, bozgunculuk eden; gösterişe (huvar) aldanan, süs-püs eşyalarına tamah eden, mülkte hegemonya üreterek; toplumların can damarını kesen (helak), mülkü tekelleştiren (ifsad) bir konumdayız.
Bu nedenle, “hubut ehli olduğumuzu bilmek durumundayız.”
Bildiğiniz gibi hubut; şecereye yakınlaştıkları için Âdem ve eşinin cennetten çıkartılış biçimidir. Hubut, aslında gözden düşmek manasına geldiği gibi, cennetten çıkartılma ve gökten aşağı salınma gibi bir durumu da anlatmaz…
Yeryüzünde cereyan eden bu hadise; cennet/sınıfsız toplum içinde üretilen eylemlerin, bu toplum algısını yok ettiğini; dolayısıyla bu toplumu oluşturanların bireycileştiğini, mülkü çit ile çevirmek suretiyle bireyselleştirdiğini, bundan ötürü kan döktüğünü, bozgunculuk yaptığını anlatır…
Habil ve Kabil, Bahçe Sahipleri, Hz. İsa, Hz. Musa ve hemen hemen her kıssada bu minvalde bir söylem vardır.
Bu söylemin teorik temeli; Lehu’l Mülk algısına dayanır…
Mülk Allah’a, dolayısı ile halka aittir…
İnsanlık bir zamanlar tek bir toplumdu (ümmet-i vahide), Sonra Allah, doğru yolda olanları müjdelemek, yoldan çıkanları da uyarmak üzere peygamberler gönderdi. Anlaşmazlığa düştükleri konularda insanlar arasında hüküm versin diye o peygamberlerle birlikte adaletin yolunu gösteren kitaplar gönderdi. Ancak kitap verilenler, apaçık deliller geldikten sonra aralarındaki ihtiras ve zorbalıktan ötürü anlaşmazlığa düştüler. Bunun üzerine Allah, iman edenlere anlaşmazlığa düştükleri konularda adaletin yolunu gösterdi. Allah yürümek isteyeni doğru yolda yürütür… (Bakara suresi 213. ayet)
Bizim buzağılarımız; tek toplumu bölen, parçalayan, etnik; ideolojik söylemler ile kalbura çeviren zihin dünyamızdır. Tek toplumun paylaşımcı temellerini sarsan mülk ve hegemonya aşkımızdır…
Bizim buzağımız; mal ve mülke egemen olmak suretiyle, insanlığa hâkim olma egomuzdur. Ve tekasür/çokluk ile övünme şizofrenimizdir…
Bizim buzağımız; afyon dinimizdir. Âdem babayı gökten paraşütle indiren ve İsa Mesih’i uzay mekiği ile göklerin krallığına ışınlayan dinimizdir…
Bizim buzağımız; “İslami banka” adı altında oluşturulmuş riba kurumlarında yatan dolarlarımız, kiraya verdiğimiz mülkler ve oğullarımızdır…
Ve buzağı; Van’da kara lastikle okula giden kızın feryadı, isyanı ve çilesidir.
Ashab’ı Meş’emet; hamile kızın karnına tekme atan iradedir. Meymenet ise; hamileliğinin nedenlerini sorgulamaksızın o kızın yanında olandır…
Ve tüm bunların faili olan beşeriyet güdüsünün katilidir…
Kasıt, Nakıs, Meş’emet ve Beşeriyet’e…
Nasip olursa bu meseleyi, Mart ayında çıkmasını beklediğim kitabımda daha teferruatlı biçimde inceleyeceğim.
Hayırlara vesile olması temennisi ile…

eren erdem...

11 Şubat 2011 Cuma

Para-testan Tapınakları (!)

’Para-testan Tapınağı’’

"Altına tapanlar mel'undur/lanetlidir,
gümüşe tapanlar mel'undur/lanetlidir."
(Hz.Muhammed )

Ebuzer’in dostu Ebu’l Kasım der ki;
Müstevrid İbnu Şeddad (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Kim bize memur olursa, kendine bir zevce edinsin. Hizmetçisi yoksa bir de hizmetçi edinsin. Meskeni yoksa bir mesken edinsin."Hz. Ebu Bekr (radıyallahu anh) dedi ki: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın şöyle buyurdukları bana haber verildi: "Kim bunun dışında bir şey edinirse, bu kimse haindir, hırsızdır." [Ebu Davud, Harac 10, (2945).]

Kuran’ın her sayfasında vurgulanan bir kelime söz konusudur. ‘’Namaz’’.
Farsça kökenli olan bu kavram, Kuran’da ‘’salat’’ görünen yere yapıştırılır. Bu yolla, ‘’salat’’ kavramının anlam derinliği maalesef görünmez hale getirilir.
Özellikle de, Arap Krallarından milyon dolarlar alınarak yazılan meallerde bolca rastlanan bu katliam, vahyi tahrif etmek dışında bir şey midir ?
Bence değildir!

Salat kavramının hangi anlamlara karşılık geldiğini görmek için dilerseniz Kuran’a göz atalım;

Salat’ı ikame edin, Zekatı verin ve rüku edenlerle birlikte rüku edin (Bakara Suresi 43. Ayet)

Daha önce de belirttiğimiz gibi, salat; saly ve salv köklerinden gelir. Anlamı ‘’ateşten korunmak için uylukların hareket etmesi/eylem üretmek’’ biçimindedir.
Zekat ise, arınmak, temizlenmek manalarında kullanılan; mal vermek biçiminde karşılık bulan bir kavramdır.

Kuran’da kullanılan rüku, rakea kökünden gelen (Lisan’ül Arab, Rakea mad.); zenginin fakirleşmesi manasında kullanılan bir kavramdır.

Ve kavramların özgün anlamları ile ayeti okursak, zekat ile rüku arasındaki ilişki göze çarpar. Bu ilişki; fiili bir eylemi tanımlayıcı özellik ihtiva etmektedir.

İbadet ile Nüsuk birbirinden ayrı değerlendirilmelidir. Salatın ibadeti; yaşamın içinde; sokaktaki ateşin etrafında yaşanırken, nüsuku ise namaz olarak uygulanır.

Yani Salat, salt anlamda bir nüsuk değildir.

Mesela Hacc Suresi 41. Ayette salat, zekat vermek ve iyiyi önerip kötüden uzak tutmak ile eşitlenir. Tıpkı yukarıdaki ayette; zenginin/üsttekilerin, malını dağıtarak fakirleri/alttakileri kendi konumuna yükseltmesine eşitlendiği gibi.

Ve çarpıtılan en önemli kavramlardan biri de bu anlamda ‘’yetim’’ kavramıdır.

Araplarda yetim, tek başına, eşsiz gibi anlamlara gelir. Babasını yitirenler için kullanılan bu kavram; ‘’tek başına kaldı, eşsizleşti’’ anlamından dolayı bu anlamı kazanmıştır.

Ki Kuran’ın yetimi; yaşam mücadelesinde yalnız kalan herkestir.

İsrailoğullarından şöyle bir söz almıştık ; Allah dışında hiçbirşeyin kulu olmayın, anneye, babaya, yakınlara, terk edilmiş-yalnız kalmışlara-yetimlere ve yoksullara iyilik edin. İnsanlara sözün güzelini söyleyin, bunun için salatı ikame edin/ayağa kaldırın ve zekatı verin. Sonra siz pek azınız hariç döndünüz. Hala da yüz çevirip duruyorsunuz (Bakara Suresi 83. Ayet)

Bu minvalde salat, nüsuku itibari ile; ihram toplumuna/sınıfsız topluma yönelmek, bunun için kenzden uzak durmak/mal biriktirmemek, rüku etmek/zenginin fakirleşmesi, secde etmek ve bu şekilde davranarak Allah elçisini desteklemektir (Ahzab Suresi 56. Ayet).

Efendim diyorlar ki, malın 1/40’ı zekattır.

Haşa! Sümme Haşa!

Gördünmü o yüz çevireni
Malından az verip, çoğunda cimrileşeni! (Necm Suresi 33-34.ayetler)

1/40 uygulaması, Mekki bir uygulamadır. Velid bin Muğyi; hali hazırda malının 1/40’ını veriyordu. Allah elçisi Muhammed (a.s.) ile temel sorunu, malının çoğunu vermek istemeyişi idi…

Dolayısı ile, Kuran’ın hiçbir yerinde geçmeyen bu oran, kitabi değildir. Kuran’da yoktur.!
Aslolan, malın ihtiyaçtan artanın tamamını dağıtmaktır;

Sana ne dağıtacaklarını soracaklar, Deki; kazancın ihtiyaçtan artanının tamamını (Bakara 219. Ayet)

Duha suresini iyi okumalı;

Sure bir kasem ile başlar, kuşluk vaktine ve geceye kasem/yemin eder…
Ardından, Rabbin sana darılmayacak şeklinde devam eder. Birçok ayette bu bölüm, geçmiş zaman olarak çevrilir. Ancak Kuran’da geçmiş zaman ile ifade edilen ‘’belirsiz hadiseler’’ geleceğe yöneliktir.

Bir koşul gerekir, yani bu belirsizlik; sure içinde bir koşula bağlanır…
Yani, ne yaparsan Rabbin sana darılmayacak ?

6. Seni yetim bulup barındırmadı mı ?
7. Seni yol bilmez bulup bir yola iletmedi mi ?
8. Seni yoksul bulup zenginleştirmedi mi ?
9. Öyleyse sende yetimi ‘’horlama’’
10. İsteyeni de tersleme
11. Rabbinin nimetini anlat da anlat!
İşte yapılması gereken budur.

Kuran’ın genel söylemi itibari ile, tüm insanlık ‘’yetimdir.’’
Çünkü, insanlık; kemalat yolculuğunda ‘’mutlak anlamda yalnızdır.’’

Ve Allah şunu söyler; Allah nasıl sana yardım etti ise, sen de muhakkak senin gibilere aynı şekilde yardım ederek bu işi sürdüreceksin!

Bu bir emir sigasıdır. Farziyet taşır.
Yani sokakta yanan ateşin ışığı ile okuduğunuzda şu manaya gelir;

Yeryüzündeki bütün bu nimetleri size kim verdi ?
-Allah.
Bunun için bir karşılık, para, mal istedi mi ?
-Hayır.
O halde, siz de karşılıksız olarak; size verilenlerin ‘’ihtiyaçtan artanını verin.’’
Bu yolla, Allah’ın kullarından olun…
Yani ‘’salat edin.’’

Salat’ın uygulandığı yer mesciddir. Mescid, secde edilen yer manasına gelir;

Bir de şunlar var: Tutup bir mescit yapmışlardır: Zarar vermek için, nankörlük için, inananları fırkalara bölmek için, daha önceden Allah ve resulüyle savaşmış kişiye gözetleme yeri kurmak için. "İyilik ve güzellikten başka bir şey istemiş değiliz!" diye gerile gerile yemin de edecekler. Allah şahittir ki, onlar kesinlikle yalancıdırlar. (TEVBE suresi 107. ayet)

Şunu da söyle: "Rabbim bana adaleti emretti. Her mescitte yüzlerinizi O'na doğrultun. Dini yalnız O'na özgüleyerek O'na yakarın. Tıpkı sizi ilk yarattığı gibi O'na döneceksiniz." (A'RAF suresi 29. ayet)

Peki secde nedir ?

"Onu kıvama erdirip içine ruhumdan üflediğimde, önünde sacid/secde edin/ olun" (SÂD suresi 72. ayet)

Secde, boyun eğmek, itaat etmek anlamına gelir. Ve Allah; kendi isim ve sıfatlarına secde ettirerek; secdenin yönüne işaret etmiştir. Ancak dikkat edersek; secde etmek için o isim ve sıfatların, mutlak anlamda açığa çıkması gerekir…

Yani, adaletin, esenliğin ve Allah’ı tanımlayan isim ve sıfatların çoğunun açığa çıktığı her ilke ve prensibe uyulur. Bu secdedir.

Salat ise, bu isimleri açığa çıkartma adına hayata geçirilen pratiktir. Eylemsel duruştur.

Namaz’da bu duruşun nüsukudur. Ritüelidir.

(BAKARA suresi 195. ayet) Mallarınızı infak edin; vermeyerek kendinizi tehlikeye atmayın. Güzel düşünüp güzel işler yapın. Çünkü Allah, güzellik sergileyenleri sever.

İnfak olmayan toplumda ‘’kenz baş gösterir.’’

Toplum, hızla kapitalize olur ve sermaye araç olmaktan amaç olmaya yüz tutar. Allah’ı tanımlayan isim ve sıfatlar, birer sermaye aracı olarak kullanılmaya, yetimler ve yoksullar çoğalmaya başlar. Dolayısı ile tamamen güvensiz, yani İslamsız bir toplum oluşuverir.

Bu minvalde, infak etmeyen herkes tehlikededir. Çünkü infak etmedikleri için, toplum dejenere olur, mal ve mülk çoğaltma yarışı; mutlak anlamda en zengininden en fakirine; herkes için bir tehtid haline dönüşür.

Malı arttırmak için savaş çıkartmaktan tutun da, insan ticaretine, uyuşturucudan, zulme her anlamda yıkılmış bir beyt/bina kalır geride…

İşte salat, dini; yani bu durumun tam zıttına hareket eden insani ve evrensel ilkeleri ayakta tutmaktır. Bunun için ;

Kıyam etmek; Özgürlük ve bağımsızlık mücadelesi vermek.
Rüku etmek; Tevazu ile davranmak, meselelere eğilmek, zenginin fakirleşmesi.
Secde etmek ; Bu ilkelere itaat etmek, ayakta tutmak, yaşatmak.

Bu, salatın ‘’kulluk/ibadet’’ programıdır. Namaz ise salatın ‘nüsuku/ritüelidir.’ Daimi hatırlatıcısıdır.

Bugün yaşanan ise; salatın tamamen namazlaştırılıp ritüelize edilmesi; akabininde; vermeyenler, kenzolar üreten tapınakların inşa edilmesidir.

Belirttiğim gibi, mescid ‘’sokaklardır.’’
Ve bir beldede, açlıktan ölen bebekler varken; gösterişli tapınaklar inşa etmek haramdır.

Esenlikle